BÜYÜK SELÇUKLULAR

MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİ-GERİ DÖN
BÜYÜK SELÇUKLULAR
Selçuklu Devleti'nin Kuruluşu

       Türklerin tarih boyunca kurdukları devletlerden en önemlilerinden birisi Büyük Selçuklu Devleti'dir. Selçuklular 24 Oğuz kabîlesinden Kınık boyuna mensupturlar. Oğuzlar X. yüzyılda Sır-Derya (Seyhun) ile Hazar Denizi'nin doğusu ve Aral Gölü arasındaki bölgede yaşarken Kınık boyu da bunların arasında Sır-Derya suyunun ağzına yakın oturmakta idi.
X. yüzyılın başında Oğuz Devleti'nin "Yabgu" unvanı taşıyan bir hükümdâr idâre etmekte idi.

       Selçuklu âilesinin atası olan Temir-Yalıg (Demir yaylı) lakablı Dukak (veya Dokak) Oğuz Devleti'nde kuvvetli bir askerî ve siyâsî mevkie sâhipti. Gerçekten de demir gibi kuvvetli, kendisine güvenilen ve danışılan bir insandı. Yabgu'nun diğer bir Türk topluluğu üzerine tertip ettiği sefere Dokak itirazda bulunmuş bu sebeple ikisinin arası açılmıştı. Yabgu'nun bu sefere Müslümanlara karşı tertip ettiği, hattâ Dokak'ın gizlice Müslüman olduğu rivâyeti de vardır.

Dokak
  Aral gölü civarındaki Oğuz devletinde vazifeli olduğunu gösteren kısa bilgi dışında, hakkında mâlûmat sahibi olmadığımız Dokak, eskiden beri reislik mevkiini elinde tutan bir âileden gelmekte idi. Nitekim daha Tuğrul Bey zamanından itibaren tarihî kaynaklar Dokak ailesinin asaletini belirtmekte birliktirler.

      Dokak ile kendisine tâbi kütlelerin, Aral gölü kuzeyindeki yurtlarında iken, Hazar-Türk devletine bağlı olduğu ileri sürülmüş ise de, o sıralarda Hazar devletinin hayli sarsıntılara uğradığı ve Peçenekler'in tazyiki sebebiyle de komşuları Oğuzlar ile ittifak etmek zorunda kaldığı düşünülürse, bu tâbiiyetin şüphe ile karşılanması gerekir.

      Kıpçak bozkırındaki Oğuzlar'ın başbuğu bulunan Dokak'ın Oğuz devleti içinde nüfuzlu bir idareci olduğu veya aynı devlette federatif bir kuvveti temsil ettiği ihtimali umumiyetle kabul edilmiştir. Nitekim Oğuz devletinde Yabgu'dan sonra gelen en büyük şahsiyet olduğu devlet idaresindeki mes'ul mevkiinden anlaşılan Dokak, Yabgu'nun bir Türk zümresi üzerine yapmak istediği sefere itiraz etmiş, bu yüzden çıkan kavgada kendisi yüzünden yaralanmış, fakat gürz ile vurduğu Yabgu'yu atından düşürmüştür.

      Bu mücadeleyi bahis konusu eden bazı kaynaklar, Dokak'ın İslâm ülkelerine karşı tertiplenen sefere engel olduğunu kaydetmekle bu Oğuz başbuğunu İslâm müdâfii olarak göstermek istemişlerdir.

      Fakat o tarihlerde diğer Oğuzlar'la birlikte Kınık boyunun dinî durumu iyice aydınlanmış değildir. Vaktiyle Selçuklu âilesindeki İsrâil ve Mikâil gibi adlardan dolayı bu âilenin Hıristiyanlığı veya Musevîliği kabul ettiği iddiaları kuvvetli temellere dayanmayan tahminler olmaktan ileri geçememiştir.

      Oğuzlar'ın ancak X. yüzyılın ikinci yarısından itibaren müslüman olmaya başlamaları ve Dokak soyundan ilk müslüman kişi olarak Selçuk'un gösterilmesi sebebiyle, Dokak'ın da İslâmiyet ile ilgisinin bulunduğunu kabûle imkân yok gibidir. O sıralarda Selçuklu âilesinin henüz eski Türk inancında olduğuna hükmetmek herhalde daha doğrudur.

Selçuk Bey
    Dukak'ın oğlu Selçuk babasının ölümünden biraz sonra üstün vasıfları ile dikkati çekmiş ve Yabgu tarafından genç yaşta "sü-başı" (ordu kumandanı) tayin edilmişti. Yabgu, gün geçtikçe devleti içinde durumu kuvvetlenen Selçuk'u kıskanmıştı. Selçuk ise öldürülmekten korkarak kabîlesi, yakın adamları ve sürüleri ile bulundukları bölgeden ayrılmış, İslam ülkeleriyle Türk ülkelerinin birleştiği bir uç "sugûr" şehri olan Cend havâlisine gelmişti (Tahmînen 961).

        Selçuk'un Cend'e gelişinin Oğuz Devleti'nin Kıpçaklar tarafından yıkılması ile ilgili bulunduğu illeri sürüldüğü gibi, bu göçün başlıca sebebinin yer darlığı ve otluk yetersizliğinden olduğu da kaynaklarda belirtilmiştir. Nitekim Selçuklu göçünden bahseden kaynaklardan bir kısmı Selçuk'un emri altındaki kütlelerin, kalabalık oluşları ve yerlerinin kâfi gelmeyişi yüzünden, Mâveraünnehir'e doğru indiklerini tasrih etmişlerdir. Oğuz devletinin kışlık merkezi, Hazar ile Aral arasındaki, Yeni-kent şehrinden (bugünkü Cankent harabeleri) ayrılırken Selçuk'un beraberinde, başta Kınık boyu mensupları olmak üzere, diğer Oğuz kütlelerinin külliyetli miktarda at, deve, koyun ve sığır getirmiş olmaları bunu teyid eder.
Bu sıralarda İslâm dîni Türk kütleleri arasında süratle yayılmakta idi.

        Yeni-kent'den uzak olmayan ve Mâverâünnehir'den göç etmiş müslümanların oturduğu, Türkler ile İslâm ülkeleri arasında bir sınır şehri olan Cend'e Selçuk'un gelişi tarihte mühim bir çağın başlangıcı olmuştur. Birçok kalabalık Türk kitlelerinin İslâmiyete girdikleri bu devirde, dinî inançlarına yabancı olmadığı ve esasen Kâşgarlı Mahmûd'a göre, ahalisinin bir kısmı Türk olan bir müslüman bölgesinde yaşamak için zarurî ve ayrıca, siyasî imkânlar sağlamak bakımından da lüzumlu gördüğü İslâmiyeti kabûlü düşünen, böylece yeni çevrenin siyasî ve sosyal şartlarını kavramak suretiyle devlet adamlığı vasfını isbat eden Selçuk, Buhâra ve Harezm gibi civar İslâm ülkelerinden din adamları istedi ve kendisine bağlı Oğuzlar ile birlikte müslüman oldu.

        Bundan sonra kaynaklarımızda "Selçuklular" (Salçukiyân, Salâcika) diye anılan ve aynı zamanda, önce Karluklar, sonra Oğuzlar arasında, islâmiyete girmezden evvel dahi, siyasî bir tâbir olarak kullanıldığı anlaşılan Türkmen adı ile zikredilen bu Türk kütlesi, böylece siyasî ve sosyal yönden yeni bir hüviyet kazanmış bulunuyordu. Oğuz yabgusunun, yıllık vergiyi tahsil etmek üzere Cend'e gelen memurlarını, "kâfirlere haraç vermeyeceğini" söyleyerek uzaklaştıran Selçuk, İslâmiyet için cihâda hazır "gazi" sıfatiyle, Oğuz devletine karşı mücadeleye girişiyordu.

        Daha sonra da Yabgu tarafından gönderilen kuvvetlerle çarpıştı. Selçuk bu bölgede kolaylıkla tutundu ve Yabgu'nun hâkimiyetine son vererek Cend'e müstakil bir beylik kurdu.
Selçuklular Cend'de bulundukları sırada çevrede ikisi Türk (Karahanlılar ve Gazneliler) ve Sâmânîler olmak üzere üç büyük devlet var idi. Mâverâünnehr'de üstünlüğü ele geçirmek için Karahanlılar ve Sâmânîler savaş halinde idiler.

       Selçuk, Müslüman olmayan Türkler üzerine yaptığı gazâlar sonucu şöhret kazanmış ve emrindeki Oğuzlar ile mühim bir kuvvete sâhip olduğunu göstermişti. Onun bu şöhreti Mâverâünnehr'de üstünlüğü ele geçirmeye çalışan devletlerden biri olan Sâmânîler ile anlaşmasını sağladı. Sâmânîler, devlet sınırlarının diğer Türk akınlarına ve Karahanlılar'a karşı korunmasına karşılık Selçuklu Oğuzlarına Buhârâ civarındaki Nûr kasabası yöresine yerleşme müsaadesi veriyordu (985-86). Bununla beraber Nûr kasabası ve civârındaki otlaklara gelenler Arslan İsrâil ile birlikte olan Oğuzlar idi. Selçuk'la beraber olanlar yine Cend civarında kalmışlardı.

      Bundan sonra Yabgu unvanı taşımakta olan Arslan'ın Sâmânî Devleti'ne yardımcı olduğu görülmektedir. Arslan Yabgu kumandasındaki Oğuzlar ile Sâmâni şehzadesi İsmâil el-Muntasır, Karahanlılar karşısında başarılı savaşlar yaptılar. Oğuzlar bu savaşlardan ellerine çok ganîmet geçince İsmâil el-Muntasır'dan ayrılarak yurdlarına döndüler. Bu ayrılış el-Muntasır'ın Karahanlılar karşısında başarısız kalmasına ve ölümüne sebep oldu (10059). Onun ölümüyle Sâmânî Devleti'nin yeniden dirilme ümidi de kayboluyordu. Bunun neticesinde Mâverâünnehr Karahanlılar'ın, Horasan'da Gazneliler'in hâkimiyeti altına girdi.

Arslan Yabgu Dönemi
Uzun ömürlü olduğu anlaşılan Selçuk ise yüz yaşını geçmiş olduğu hâlde 1007 tarihinde Cend şehrinde öldü. Selçuk'un Mikâil, Arslan İsrâil, Yûsuf ve Mûsâ adlarında dört oğlu vardı. Mikâil daha babasının sağlığında bir savaş sırasında ölmüş, onun evladları Çağrı ve Tuğrul Beyler dedeleri Selçuk tarafından yetiştirilmişti. Selçuk'un ölümü ile âilenin başına Arslan Yabgu geçti. Bir müddet sonra Selçukluların hepsi Cend'den ayrılarak Arslan Yabgu'nun faaliyet sahâsı olan Buhârâ civarına idiler.

       Sâmânîlerin ortadan kalkması ile Mâverâünnehr'e Karahanlıların hâkim olması, Selçukluların bu bölgede adı geçen devlet ile karşı karşıya kalmalarına sebep olmuştu. Tuğrul ve Çağrı Beyler, İlig Han Nasr'ın hücumuna uğradıkları zaman, yine Karahanlı hânedânından Buğrâ (Ahmed b. Ali) Han'ın yanına Talas havalisine gitmişlerdi. Ancak Buğrâ Han'ın onlara düşmanca davranarak Tuğrul Bey'i tutuklaması üzerine, Çağrı Bey bir baskınla Karahanlılar'ı mağlûp etmiş ve kardeşini kurtarmıştı. Yer sıkıntısı ve bu baskılar karşısında Tuğrul çöllere çekilirken, Çağrı Bey de Doğu Anadolu'ya meşhur akınını yapmıştı (1016-1021).

Çağrı ve Tuğrul Kardeşler
Selçuk Bey öldüğü zaman torunları Çağrı ve Tuğrul Bey'ler 17-21 yaşlarında idiler ve devlet idaresinde "bey" olarak görev yapıyorlardı.

        Selçuklu ailesine mensup beyler, yeni yabgu Arslan Bey'e bağlı idiler, ama emirlerindeki kuvvetlerle hareket ediyorlardı. Bunların ara sıra destek vermelerine rağmen Sâmanî Devleti Karahanlılara mağlup oldu. Batı Karahanlılar Buhara-Semerkant bölgesini ele geçirdiler. Şimdi Selçuk beyleri güçlü Karahanlılarla karşı karşıya idiler ve üstelik Karahanlılar Gaznelilerle de anlaşmış bulunuyorlardı.

        Batı Karahanlılar Selçuklulardan çekiniyordu. Bir yandan kuvvetlerinden yararlanmak için onları kendilerine çekmek istiyorlardı ama, bir yandan da onlara güvenmek istemiyorlardı. Karşılıklı güvensizlik arttı ve karşılaşma kaçınılmaz oldu. Tuğrul ve Çağrı kardeşler, bu karşılaşmadan önce, Doğu Karahanlı hükümdarı Buğra Han'a başvurdular ve kendilerinden yana tavır almasını istediler. Sonra da Buğra Han'ın arzusuna uyarak Talas bölgesine gittiler. Çünkü bulundukları yer onlara dar geliyordu.

        Buğra Han da Selçuklulardan çekiniyordu. Çünkü Selçukoğulları'nın hakanlık peşinde olduklarını biliyordu. Onun için, aralarındaki bir anlaşmazlığı bahane ederek Tuğrul Bey'i tutuklattı. Tuğrul Bey'in kardeşi Çağrı Bey (Çakır Bey de denir), şiddetli bir baskınla Buğra Han'ın kuvvetlerini yendi, bazı kumandanlarını esir aldı ve kardeşi Tuğrul Bey'i kurtardı.
Tuğrul ve Çağrı Beyler Talas'tan tekrar Maveraünnehir'e, Buhara taraflarına döndükleri zaman burası Batı Karahanlı ailesinden Ali Tegin'in idaresine geçmiş bulunuyordu. Ali Tegin Selçukoğulları'na bir yandan askeri güçle karşı koyarken, öbür yandan Türkistan'daki meliklere ve sultanlara mektuplar yazarak yardım istedi.

        İşte, bir yandan bu siyasi baskılar, öte yandan yer darlığı ve otlak yetmezliği yüzünden, Selçuklular kendilerine daha huzurlu bir yer aramak için, Anadolu'ya doğru bir akın düzenlemek zorunda kaldılar.

Rüzgar gibi uçan atlar üzerinde uzun saçlı Türkmenler
Tuğrul ve Çağrı Beyler, tıpkı Göktürk başbuğları Bilge ve Kül Tegin kardeşler gibi hareket ediyorlardı. Tam bir dayanışma içinde idiler. Aralarında nifakçıları barındırmadılar. Büyük kardeş Çağrı Bey, Kül Tegin gibi eşsiz bir savaşçı, küçük kardeş Tuğrul Bey ise siyasi bir deha sahibi idi. İki kardeş, başlarında bulundukları Oğuz-Türkmen boyları için, batıda geniş ölçüde bir keşif seferi yapmak üzere anlaştılar. Tuğrul Bey halkı, hücuma maruz kalmayacağı bozkır bölgelerine çekti.

        Çağrı Bey ise üç bin kişilik süvari kuvveti ile Anadolu'ya doğru hareket etti. Gazneliler idaresindeki Horasan ve Azerbaycan üzerinden ilerleyerek, ama buralarda eğlenmeden, Bizans'ın doğu eyaleti olan Van Gölü etrafında göründü. Burada, Ermeni Vaspuragan Krallığı'nın kuvvetlerini bozguna uğrattı ve topraklarını işgal etti.
O devir kaynaklarında, Bizans'ın doğu eyaletlerinde görülen Çağrı Bey'in süvarilerinden "Rüzgar gibi uçan atlar üzerinde uzun saçlı, yaylı ve mızraklı Türkmenler..." diye söz ediliyor.


        Çağrı Bey Van dolaylarını ele geçirdikten sonra kuzeye yöneldi. Burada Gürcü kuvveleri onunla çarpışmaya cesaret edemeyerek çekildiler. Daha kuzeyde bulunan Ermeni Ani Krallığı, Çağrı Bey'i durdurmaya çalıştı. Fakat Çağrı Bey, sayısı az ama rüzgar kanatlı süvarileriyle ve bozkır taktiği ile Ani Krallığı kumandanı Vasak Pahlavuni'nin kalabalık ordusunu bozguna uğrattı. Bu savaşta Pahlavuni öldü. Bundan sonra Doğu Anadolu bölgesinde bulunan Ermeniler, Bizans'ın hakimiyetindeki Orta Anadolu'ya doğru göç ettiler.
Çağrı Bey, Ermeni ve Gürcü memleketlerinde bir süre kaldıktan sonra, 1021 yılında, Maveraünnehir'deki kardeşi Tuğrul Bey'in yanına döndü. Böylece sonuçlanan keşif seferinde, yurt edinecekleri bölgeyi tespit etmiş oluyorlardı. Artık Türkmenlerin hedefi Anadolu olacaktı.


       Arslan Yabgu ise, Karahanlılardan Ali Tegin ile birleşerek onun Buhârâ'yı ele geçirmesine yardımcı olmuştu (1020-21). Yûsuf Kadır Han'ın büyük kağanlığını tanımayarak isyan eden Ali Tegin'in, Arslan Yabgu ile ittifâkı, Mâverâünnehr'e hâkim olmak isteyen Karahanlı ve Gazneli devletleri için kuvvetli bir engeldi. Bu durumu değerlendiren Yusuf Kadir Han, Gazneli Mahmud ile görüşmek istedi.


       İki Türk hükümdarı 1025 yılında Semerkant'da buluştular. "Maveraünnehr Görüşmesi" diye anılan bu buluşmada, Kadir Han, Selçukluların Gazneli Devleti için de büyük bir tehlike olduğunu söyledi ve Sultan Mahmud'dan, Selçukluların Maveraünnehir'den uzaklaştırılmasını veya zararsız hale getirilmesini istedi. Gazneli Mahmud aynı düşüncedeydi. Kendisi Hint seferine çıkacaktı ve o sırada Selçukluların ülkesine saldırmalarından korkuyordu. Onun için bir hile düşündü. Önemli meseleleri görüşmek ve güya kendisine danışmak için Arslan Yabgu'yu Semerkant'a davet etti. Semerkant'a gelen Arslan Yabgu'yu hile ile tutuklattı ve Hindistan'a sürdü. Burada bir kaleye kapatılan Arslan Yabgu 7 yıl sonra (1032'de) öldü.

Mûsâ Yabgu
  Arslan Yabgu'nun tutuklanmasından sonra ona bağlı Türkmenler bir süre başsız kaldı ve bir kısmı dağıldı. Çağrı ve Tuğrul Beyler bunları bir araya toplama, kendi Türkmenlerine katmak için çalıştılar. Bu sırada dört bin hanelik bir grup, Gaznelilerin müsaadesi ile Horasan'ın çeşitli bölgelerine geçtiler. Bunlardan büyük bir grup kendi başbuğlarını idaresinde Irak'a gittiler ve bundan sonra Irak Türkmenleri olarak anıldılar. Diğer bazıları da Anadolu'ya ve oradan Azerbaycan'a geçtiler.

        Gazneli Mahmud'un Arslan Yabgu'yu hile ile tutuklatmasını ve Hindistan'a sürmesini Tuğrul ve Çağrı kardeşlerle Arslan Yabgu'nun oğulları unutamadılar ve tam bir dayanışma içinde, intikam almayı akıllarına koydular. Fakat, devrin en güçlü devleti olan Gaznelilerle açık bir savaş yapacak durumda değillerdi.


        Selçuklular arasında Tuğrul ve Çağrı Beyler artık ön planda idiler. Türkmenlerin idaresin tamamen onlarda idi. Fakat, töre ve teşkilat gereği, öteki amcaları Musa Bey'i yabgu seçtiler. Selçuklular tekrar Buhârâ'yı ele geçiren Ali Tegin ile önce anlaşamadılar, onun baskısı neticesi Hârezm'e çekildiler ve Gaznelilerin valisi Altuntaş'ın gösterdiği bölgede oturdular. Bu sırada Gazne Sultanı Mahmud ölmüş, yerine oğlu Mesud geçmişti (1030). Bu tarihten sonra önemli değişiklikler oldu. Sultan Mesud, Altıntaş'ı Ali Tigin'e karşı bir sefer hazırlamakla görevlendirdi.


        Fakat Altıntaş o günlerde öldü. Sultan onun yerine oğlu Harun'u vali tayin etti. Ali Tigin, Gazne tehlikesine karşı Selçuklulara sokulmak zorunda kaldı. Selçuklular ne pahasına olursa olsun bağımsız bir devlet kurmak istiyor, bunun için her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorlardı. Onun için, düşmanlıklarını unutmadıkları Ali Tigin'e müsait davrandılar.
Öte yandan, Harezm valisi Harun, 1034 ilkbaharından itibaren Gaznelilere karşı bağımsızlık savaşını başlatmıştı. Harun da babası gibi Selçuklularla iyi ilişkiler içindeydi. Babası Harezm bölgesinde kendilerine yerleşmek için yer gösterdiğinden, Selçuklular onu destekliyorlardı. Ama Selçukluların asıl amacı, yukarıda da belirttiğimiz gibi tam bağımsız bir devlet kurmak idi. Gazneli Mahmûd'un ölümü (1030) ve yerine Muhammed'den sonra Mes'ûd'un geçmesi siyâsî durumun değişmesine sebep oldu.


        Selçuklular tekrar Ali Tegin ile ittifâk ederek Debûsiye'de Hârezmşâh Altuntaş idaresindeki Gazneli ordusuna karşı savaştılar (1032). Ali Tegin'in 1034 yılında ölümü üzerine Selçuklular Gaznelilere karşı istiklal mücâdelesine girişmiş olan Altuntaş'ın oğlu Hârûn'un daveti üzerine tekrar Hârezm'e göç ettiler. Bu sırada Selçuklular eski düşmanları Cend emîri Şâh-Melik'in bir baskını neticesi büyük kayıplar verdiler (Kasım 1034).


        Oğuzların Baranlı (Koyunlu) soyundan olan Yeni-Kent Yabgusu Ali'nin oğlu ve Cend hakimi Şahmelik'le Selçuklu ailesi arasında eski bir düşmanlık ve kan davası vardı. Çöl yolundan gizlice geçen Şahmelik, 1304 yılının Kurban Bayramı günü Türkmenleri gafil avlayarak yedi-sekiz bin kişiyi öldürdü ve birçok esir aldı. Bir hayli de at ele geçirdi. İkinci olay, aynı yıl ölen Ali Tigin'in oğullarının da Selçuklulara cephe alması idi.


        Selçuklular kısa zamanda toparlandılarsa da, çok geçmeden dostları Hârûn'u kaybettiler. Hârûn, Gazneliler tarafından hazırlanan bir suikast sonucu öldürüldü (1035).
Selçuklular bu dostlarını kaybettikleri zaman, Hârezm'de fazla durmayarak Horasan'a göç ettiler ve Ceyhun'u geçerek Merv yolunda Nesâ'ya geldiler. Daha önce bu bölgeye göç etmiş olan Türkmenler ve Hârezmliler de onlara katılmağa başladılar. Selçuklu reisleri Mûsâ Yabgu, Tuğrul ve Çağrı Beyler gönderdikleri bir mektupta durumlarını anlatmışlar, Sultan Mes'ûd'un hizmetine girmek istediklerini buna karşılık


         Nesâ ve Ferâve'nin yurt olarak kendilerine verilmesini yazmışlardı. Sultan Mes'ûd bu istekleri red ettiği gibi, Selçuklular üzerine Hâcib Begtoğdı idaresinde iyi teçhiz edilmiş bir ordu gönderdi. Selçuklular Nesâ bölgesinde bu Gazneli ordusunu ağır yenilgiye uğrattılar (29 Haziran 1035). Daha sonra iki taraf arasındaki görüşmeler neticesi, Gazneliler Devleti Mûsâ Yabgu'ya Ferâve'yi, Çağrı Bey'e Dihistân'ı ve Tuğrul Bey'e de Nesâ'yı veriyordu. Ayrıca Sultan Mes'ûd Selçuklu reislerine hil'at, menşûr ve sancak göndererek, "Dihkan" unvanı vermişti. Selçukluların Gazneliler ile yaptıkları bu anlaşma prestijlerini artırmış olduğundan akın akın Türkmenler onların yanına gelmeye başlamıştı.

Selçuklu Devleti'nin Kuruluşu
    Nitekim Selçukluların bu sâkin devresi çok uzun sürmedi, dört-beş ay geçtikten sonra yeniden Gazneli topraklarına akınlara başladılar. Sultan Mes'ûd, Horasan vilâyetini Selçuklu akınlarına karşı korumak için Sübaşı adındaki bir kumandanın idaresinde bir ordu gönderdi. Buna rağmen Selçuklular, idareleri altındaki topluluğa üzerinde yaşadıkları toprakların yetmediğini ileri sürerek Gazneli Devleti'nden Merv, Serahs ve Bâverd'in kendilerine verilmesini istediler. Onların bu istekleri kabul edilmediği gibi, Sultan Mes'ûd Sü-başı'ya Selçuklular ile savaşması için kat'î emir verdi.

        Serahs civarında iki taraf arasında yapılan savaşı Selçuklular kazandı ve Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğradı (Mayıs 1038). Bu zafer ile Selçuklular istiklâlleri için ilk adımı attıklarına inanmışlar ve yeni bir devlet kurma hazırlıklarına başlamışlardı. Kendi aralarında toplanarak eski Türk devlet geleneği gereğince sahip oldukları ve ele geçirmeği düşündükleri ülkeleri aralarında bölüştüler. Tuğrul Bey yeni devletin hükümdarı olarak Nîşâbûr'u, Çağrı Bey Merv'i ve Mûsâ Yabgu da Serahs'ı aldılar.

       Tuğrul Bey ana bir kardeşi İbrâhim Yınal'ı öncü olarak Nîşâbûr'a gönderdi. Nîşâbûr halkı Selçuklulara itaat edeceklerini bildirdiler ve şehirde Tuğrul Bey adına hutbe okundu. Daha sonra Tuğrul Bey buraya geldi, böylece Horasan'ın mühim şehri Nîşâbûr Selçukluların merkezi oluyordu.

Dandânakan Savaşı (1040)
     Diğer tarafdan Sultan Mes'ûd Selçukluların artık kendi devleti için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu anlamış ve onlar üzerine sefere çıkmıştı. Nihayet Sultan Mes'ûd ilk iki savaşta Selçukluları mağlûp etmeğe muvaffak oldu (1039). Ancak bu Gazneliler için Selçukluları tamamiyle itaat altına alabilecek kesin bir zafer değildi. Bu bakımdan Selçuklulara barış teklif edildi. Selçuklular tarafında da kabul edilen bu teklife göre; Gazneli ordusu Herât'a gidecek, Nesâ, Bâverd, Fevâre şehir ve hududları Selçuklulara teslim edilecek, Selçuklular ele geçirmiş oldukları Nîşâbûr, Serahs ve Merv'i tahliye edeceklerdi.

       İki tarafın da bu geçici barışı kabul etmelerinin sebebi, dinlenmek ve yeniden savaşa hazırlanmaktı. Selçuklular barış şartlarına uymadıkları gibi, Gazneli topraklarına yeniden akınlara başladılar. Sultan Mes'ûd tekrar Selçuklulara karşı harekete geçti. Selçuklular ile Gazneliler arasında devam eden savaşların en büyüğü ve önemlisi Merv civarındaki Dandânakan kalesi yakınında oldu. Selçuklular Sultan Mes'ûd idaresindeki ordu karşısında kesin sonucu alarak Gaznelileri hezîmete uğrattılar (24 Mayıs 1040). Dandânakan savaşını kazandıktan sonra Selçuklu Beyleri toplanarak Tuğrul Bey'i "Horasan Emîri" ilân ettiler. Artık Horasan'da tamamen bağımsız bir devlet kuruyorlar ve büyük bir imparatorluk için ilk adımlarını atıyorlardı. Ayrıca devrin âdeti gereğince civardaki hükümdarlara zaferlerini bildiren "fetih-nâmeler" gönderdiler.


        Selçuklu reisleri aynı ay içinde Merv şehrinde toplanan Kurultay'da bir araya gelerek mühim kararlar aldılar. Bu toplantıda alınan kararlardan birisiyle Abbâsî Halîfesi Kâim bi-Emrillâh'a sâdık olduklarını ve Horasan'da adaleti tesis edeceklerini bildirdiler. Bundan sonra Selçuklular hâkim oldukları ve ayrıca ilerde ele geçirmeyi tasarladıkları ülkeleri yine eski Türk geleneği gereğince bölüştüler. Bu bölüşmeye göre; Tuğrul Bey "sultan" sıfatı ile Nîşâbûr'u alarak batıya Irak tarafına gidecekti. Çağrı Bey'e "Melik" unvanı ile merkez Merv olmak üzere Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge, Mûsâ Yabgu'ya, Büst, Herat ve Sîstân havâlisi verildi. hânedâna mensup şehzâdeler de birer bölgenin zabtı ile görevlendirilmişlerdi. Selçuklular bu esas üzerine fetihlere giriştiler ve bu sür'atle gerçekleştirdiler.


        Çağrı Bey Gaznelilere karşı başarılı savaşlar yaparak, onları Horasan'dan tamamen uzaklaştırdı. Bir Gazneli ordusunu mağlûp ederek Belh şehrini ele geçirdi (1040 yılı sonbaharı). Tuğrul Bey ile beraber Hârezm'e yürüdüler ve ezelî düşmanları Şâh Melik'i mağlûp ederek, geçmişte uğradıkları baskının acısını çıkardılar ve Harezm ülkesini Selçuklu Devleti'ne bağladılar (1043). Daha sonra Çağrı Bey oğlu Alp Arslan'ın yardımı ile başarısını sürdürdü ve Karahanlıları mağlûp etti. Ele geçirdiği bölgelerde Selçuklu hâkimiyetinin tanınması ve buralara Karahanlıların saldırmamaları şartı ile başarılı bir anlaşma yaptı (1050). Çağrı Bey ayrıca Gazneliler sultanı İbrâhim ile de Hindikuş dağları arada sınır olmak üzere anlaştı (1059). İki devlet arasındaki bu anlaşma yarım asır kadar devam etmiştir. Selçuklu Devleti'nin kuruluşunda büyük rolü olan Çağrı Bey yetmiş yaşında Serahs şehrinde öldü (1060).


        Ailenin en büyüğü Mûsâ Yabgu, Dandânakan savaşından sonra Herât'ı zabtetti (1040). O Sistân bölgesini idaresi altında bulunduruyor ve daha çok Herât'da oturuyordu. Ancak onun hânedânın öteki üyeleri kadar başarılı olmadığı anlaşılıyor. Nitekim 1064 yılında Sultan Alp Arslan'a isyan etti. Neticede Herât kalesinde yakalanarak Alp Arslan'ın yanına götürüldü ve böylece siyâsî hayâtı sona erdi.

Sultan Tuğrul Bey
 Sultan Tuğrul Bey, Nîşâbûr'da tahta çıktıkdan, siyâsî değişiklik sebebiyle bozulan nizam ve teşkilâtı yeniden düzenledikten sonra fetihlere girişmişti. Bu harekât sırasında önce Taberistân ve Cürcân bölgelerini ve buralardaki mahallî hanedanlar Zîyarîler ve Bâverdîler'i kendine bağladı (1041-42). Ertesi yıl, İbrâhim Yınal, Rey şehrini ele geçirmiş, Hemedân'ı da Kâkûyi hanedanının elinden almıştı.

        Daha sonra Sultan Tuğrul Bey Rey'e geldi, burasını Selçuklu Devleti'nin başkenti yaparak şehrin imârını emretti. Bundan sonra Tuğrul Bey ile Selçuklu şehzâdeleri İbrâhim Yınal, Kutalmış, Kavurd ve Yâkûfî sür'atle İran'ın öteki şehir ve bölgelerini zabtettiler.

Anadolu'ya Akınlar
 Anadolu'ya ilk Türk akınları Türkmenlerin burayı kendilerine yurt yapmak istemeleri neticesi başlamıştı. Ayrıca Selçuklu Devleti kurulduktan sonra sultanların kendi bölgeleri içinde yaşayan Müslüman halkın şikâyeti üzerine onları korumak maksadıyla Türkmenleri Anadolu'ya sevk etmeleri de bu gazaların diğer bir sebebiydi.

        Anadolu'ya Türk akınları Çağrı Bey'in meşhur keşif akını ile başlamıştı. Bundan sonra Selçuklulara tâbi olmak istemeyen Türkmen reislerinin idaresindeki akınlar Güneydoğu Anadolu bölgesine kadar uzanmıştı. Bu bölgede ve civarında hüküm süren Mervânîler, Ukaylîler ve Irak'daki Büveyhî hükümdarı Celâlü'd-devle bu akınlardan Sultan Tuğrul Bey'e şikâyetçi oldular.

        Bu olayı duyan Tuğrul Bey, Türkmenlerin İslâm ülkelerine hücûmdan vazgeçmelerini ve Azarbaycan'a dönerek Bizans'a akın yapacak olan emîrlerin hizmetine girmeleri husûsunda bir tâlimat gönderdi. Türkmenler neticede Selçuklu Devleti'nin emrine girmeğe mecbûr olmuşlar ve Tuğrul Bey'in buyruğuna uyarak bundan sonra Anadolu'da Bizans arâzisine yapılan hemen hemen bütün akınlara iştirâk etmişlerdi.

Bizansla İlişkiler
   Sultan Tuğrul Bey, Selçuklu şehzâdelerini çeşitli bölgelerin fethi ile görevlendirmişti. Bu şehzâdelerden Mûsâ Yabgu'nun oğlu Hasan Büyük Zab nehri kenarında Bizanslılar karşısında büyük bir yenilgiye uğradı (1048). Tuğrul Bey; İbrâhim Yınal ve Kutalmış'ı bu yenilginin intikamını almak için Anadolu gazâsına memur etti. Bu iki şehzâdenin idaresindeki Selçuklu ordusu Hasankale'de Bizans ordusunu mağlûp ederek Gürcü prenseslerinden Lipârit'i esir aldı (18 Eylül 1049) ve büyük ganimetlerle Tuğrul Bey'in yanına döndü. Bizans İmparatorluğu batıda topraklarını ciddî bir şekilde tehdit eden diğer bir Türk kabilesi Peçeneklerin akınları sebebiyle doğuda Selçuklular ile anlaşmak zorunda idi.

        Ayrıca esir bulunan Lipârit'i de kurtarmak istiyorlardı. Neticede İstanbul'da daha önce inşâ edilmiş, fakat o sırada harap durumda bulunan câmiin tamir edilmesi, Fâtımî Devleti adına okunan hutbenin Bağdad Abbâsî Halîfesi ve Tuğrul Bey adına okunması kararlaştırıldı. Bizanslılar Selçuklu Devleti'ne yıllık vergi ödenmesi için yapılan teklifi kabul etmediler.


        Taht mücâdeleleri gibi bazı iç meselelerinin baş göstermesi sebebiyle Selçuklular bir süre Anadolu'ya akın yapmadılar. Bundan sonra Sultan Tuğrul'un bizzat Anadolu'ya sefer yaptığını görüyoruz. Sultan Tuğrul, Van gölü'nün kuzeyindeki Bargirî ve Erciş kalelerini aldıktan sonra Malazgirt'i kuşattı ise de, burayı zabtetmeye muvaffak olamadı. Bu sırada Selçuklular üç kol hâlinde doğu ve kuzey-doğu Anadolu'ya gelmemesine rağmen, muhtelif Selçuklu emîrleri akınlara devam etmişlerdir. Bu akınlar gelecek fetihlere zemin hazırlamış ve Bizans mukâvemetini kırmada büyük ölçüde faydalı olmuştur.

Tuğrul Bey'in Bağdad'a Gidişi
   Abbâsî Halîfesi Kâim bi-Emrillâh Bağdad'da Büveyhîler ve Türk askerleri kumandanı Arslan Besâsîrî'nin baskısı altında idi. Ayrıca Arslan Mısır'daki Fâtımî Devleti ile de temasta idi. Bu durum karşısında Abbâsî halîfesi ısrarla Sultan Tuğrul Bey'i Bağdad'a davet etmiş ve kendisini bu güç durumdan kurtarmasını istemişti. Nihayet bu davetler sonucu Sultan Tuğrul Bey harekete geçerek Aralık 1055'de İslâm dünyasının o zamanki merkezi olan Bağdad'a girdi. Arslan Besâsîrî, sultanın gelişini duyduğu zaman önce Hille'ye sonra da Rahbe'ye çekilmişti.

       Bağdad'da bulunan Türklerle Deylemli askerlerin sebep olduğu olay sonucu Selçuklu askerleri ile aralarında çarpışma oldu. Selçuklu ordusu bu hareketi bastırdı ve âsileri cezalandırdı. Büveyhî emîri Melik ür-Rahîm de yakalanarak hapsedildi ve Irak Büveyhî Devleti'nin hâkimiyetine son verildi. Bu sûretle Bağdad'da âsayiş sağlandı. Sultan Tuğrul Bey, halîfenin yıllık gelirini az görerek, artırılmasını emretti. Daha sonra Arslan Besâsîrî üzerine bir sefere çıktı (15 Ocak 1057).


       Besâsîrî tekrar Rahbe'ye kaçtı. Tuğrul Bey ise, Cizre ve Sincâr'ı aldıktan ve Musul'u İbrâhim Yınal'ın idâresine bıraktıktan sonra tekrar Bağdad'a döndü (23 Aralık 1057). Sultan Tuğrul Bey Bağdad'a döndükten sonra bu defa Abbâsî halîfesi ile görüştü. Halîfelik sarayında büyük bir merâsim yapıldı. bu görüşme sırasında halîfe, sultanın faaliyetlerinden memnun olduğunu belirttikten sonra Tuğrul Bey'i "Melik el-Maşrık ve'l-Mağrib" ilân etmiş ve ona Ebû Tâlib künyesi ile Rükn ed-Dîn lâkabını vermişti. Böylece İslâm âleminin dünyevî hâkimiyetini halîfe kendi rızâsı ile Tuğrul Bey'e devr ediyor ve bir asırdan beri Büveyhîlerin tahakkümünde yaşamakta olan İslâm'ın manevî lideri halîfeler eski itibarlarını kazanmış oluyorlardı (15 Ocak 1058).

İbrahim Yınal'ın Katli ve Tuğrul Bey'in Vefatı
 Daha sonra Fâtımîler ve Arslan Besâsîrî'nin teşvikleri ile saltanatta hak iddiâsı ile İbrâhim Yınal'ın isyânı, Sultan Tuğrul Bey'i Bağdad'dan ayrılmağa mecbur etmişti. Bu fırsattan yararlanan Besâsîrî tekrar Bağdad'a girdi (27 Aralık 1058) ve hutbe Mısır Fâtımî hükümdarı el-Mustansır adına okundu. Abbâsî halîfesi ise Besâsîrî'nin müttefiki Kureyşe teslim olmuştu. Tuğrul Bey, İbrahîm Yınal karşısında çok zor durumlara düştü.

        Nihâyet yeğenleri Alparslan, Kavurt ve Yâkûtî'nin yardımları ile İbrâhîm Yınal, Türklerde hanedan azasının kanlarının akıtılmayacağı ananesine uyularak, yayının kirişi ile boğuldu (1059). Sultan Tuğrul Bey bundan sonra tekrar Bağdad üzerine yürüdü. Besâsîrî şehri terk etmekten başka çare bulamadı (14 Aralık 1059). Tuğrul Bey Abbâsî halîfesi Kaim bi-Emrillâh'ı tekrar Bağdad'a getirterek makamına oturttu.

        Artık sıra gerek hilâfet makamının gerekse Selçuklu Devleti'nin başına belâ olan Besâsîrî'ye gelmişti. Besâsîrî ise, Hille emîri Dubeys'in yanına sığınmıştı. Nihâyet üzerine gönderilen bir Selçuklu birliğinin hücumu sonunda Besâsîrî ele geçirilerek öldürüldü (18 Ocak 1060). Bir süre sonra Sultan Tuğrul Bey halîfenin kızı ile evlenmek istedi. Halîfe Kaim bi-Emrillâh bu isteği önce kabul etmedi ise de, netîcede razı oldu. Nikâh 22 Ağustos 1062'de Tebriz dışında kıyıldı.

        Tuğrul Bey daha sonra eşi ile beraber Rey şehrine döndü ve burada hastalanarak 70 yaşında öldü (4 Eylül 1063). Sultan Tuğrul Bey, Selçuklu Devleti'ni sağlam temeller üzerine oturtmuş ve devletin sınırlarını Ceyhun'dan Fırat'a kadar genişletmiştir. Ayrıca Türkmenleri Bizans'ın idaresinde bulunan Anadolu'ya sevkederek burasının bir Türk yurdu hâline gelmesine yardımcı olmuştur.

Alp Arslan'ın Tahta Çıkışı
Sultan Tuğrul Bey, çocuğu olmadığı için, ölmeden önce yerine Çağrı Bey'in oğullarından Süleymân'ın geçirilmesini vasiyet etmişti. Selçuklu vezîri Amîd el-Mülk bu vasiyeti yerine getirdi ve Rey şehrinde Süleymân'ı sultan olarak tahta çıkardı. Ancak Çağrı Bey'in öteki oğlu Alp Arslan ve Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış ile bazı emîr ve şehzâdeler Süleymân'ın sultanlığını tanımadılar.

       Kazvîn şehrinde Alp Arslan adına hutbe okundu. Kutalmış'ın Rey önüne gelerek şehri kuşatması üzerine, Vezîr Amîd el-Mülk, Alp Arslan'dan yardım istediği gibi, hutbeyi de onun adına okuttu. Kutalmış ise Alp Arslan ile Dameğan civarında savaşı ve saltanat uğrunda hayatını kaybetti (1064). Alp Arslan Rey şehrinde Selçuklu Devleti tahtına çıktı. Daha sonra Amid el-Mülk'ü vezirlikten azlederek, yerine Nizâm ül-Mülk'ü tâyin etti.

 

İlk Seferler ve Fetihler
   Sultan Alp Arslan tahta geçmek iddiâsında bulunan öteki rakiplerini bertaraf ettikten sonra fetihlere başladı ve batı yönünde Rey şehrinden harekete geçti (22 Şubat 1064). Sultanın bu ilk seferi Gürcistân ve Bizans'ın idaresindeki Doğu Anadolu'ya olmuştu. Bu sefer beraberinde oğlu Melikşâh ve Vezîr Nizâm ül-Mülk de bulunuyordu.

        Sultan Bizanslıların elinde bulunan Ani ve Kars bölgesine kadar ilerledi ve Ani'yi zabtetti. Kars bölgesi kralı Gagik-Abas, sultana itâattan başka çare bulamamıştı. Ani'nin Alp Arslan tarafından fethi İslâm dünyasında büyük sevinç yaratmış ve halîfe bi-Emrillâh, sultana Ebu'l-Feth lâkabını vermişti (1064).

Ani'yi Alacak Kuvvet hani?
Ani'yi çeviren surlar, bu surları savunan Bizans birliği çok kuvvetli idi. O güne kadar şehir defalarca saldırıya uğramış fakat zapt edilememişti. Şehrin üç tarafını Arpaçay çeviriyor, diğer tarafında ise su dolu bir hendek bulunuyordu. Bölgedeki bütün Ermeniler surlarla ve sularla çevrili bu şehrin asla zapt edilemeyeceğini düşünerek oraya sığınmışlardı.  "Ani'yi alacak kuvvet hani?" diyorlardı.

       Alparslan, su dolu hendeğin bulunduğu tarafta, ahşap bir kule yapılmasını emretti. Kısa zamanda yapılan bu kuleye yerleştirilen mancınıkla surları dövmeye başladı. Bazı günler hiç durmadan dolu gibi küçük taşlar, bazı günler büyük kayalar yağdırıyor, Rum askerinin yıkılan surları onarmasına fırsat vermiyordu. Nihayet, açılan bir gedikten Türk askerleri şehre girdiler.

       Savunmayı yapan ve Bizans hizmetinde bulunan iki Gürcü general, Bagrat ve Greguar, iç kaleye girerek savunmaya devam ettiler. Fakat bir süre sonra, Alparslan'ın gücü karşısında dayanamayacaklarını anlayarak teslim olacaklarını, vergi vereceklerini bildirdiler. Ama bu, zaman kazanmak, oyalamak için yapılan bir teklifti. Nitekim, iç kalede tutunabileceklerini sanarak, Türk askerleri üzerine tekrar ok yağdırmaya başladılar. Bunun üzerine Alparslan kuşatmayı daralttı, çeşitli savaş taktikleri uygulayarak direnmeyi iyice zayıflattı. Sonunda açılan gediklerden içeri dalan Türk askerleri kaleyi zaptettiler.

       Sultan Alp Arslan 1065 yılı sonlarında Üst-Yurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Kuzey doğuya giden ticaret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenleri itâat altına aldı. Dedesi Selçuk'un Cend şehrinde bulunan mezârını ziyâret etti. Daha sonra Hârezm'e oradan da Merv şehrine döndü (Mayıs 1066).

 

Kavurd'un İsyanı
  Sultan Alp Arslan 1067'de Kirmân meliki olan kardeşi Kavurd'un isyanı ile karşılaştı. Bu sebeple derhal Kirmân üzerine yürüdü. Melik Kavurd, öncü kuvvetleri mağlûp olduğu zaman, Cîruft kalesine çekildi ve bir elçi göndererek affedilmesini istedi. Sultan bu isteği kabul ederek, hatasına rağmen Kavurd'u affetti ve onu tekrar Kirmân hâkimi olarak bıraktı. Sultan Alp Arslan daha sonra Şîrâz ve Istahr tarafına bir sefer yaptı. Istahr kalesi hâkimi sultana itâat etti.

        Çok geçmeden bu defa Kavurd ve Fârs hâkimi Fazlûle birleşerek isyan ettiler. Alp Arslan önce Fazlûye üzerine harekete geçti (Ekim 1068) ise de, sonra bu âsi ile uğraşmak görevini Nizâm ül-Mülk'e bırakarak Kirmân'a yürüdü. Nizâm ül-Mülk Fazlûye'yi esir aldı (Mayıs-Haziran 1069). Alp Arslan ise askerleri arasında Kavurd lehinde bir hava sezdiği için Kirmân'dan ayrıldı.

Anadoluya Türkmen Akınları
 Anadolu'da bağımsız Tükmen gruplarının akınları aralıksız devam ediyordu. Bu Türkmenlere idare eden emîrlerden Afşın 1067 yılında Kayseri'yi zabt ve yağma etti. Bizans imparatoru Romanos Diogenes (1067-1071), Türkleri Anadolu'dan çıkarmak gâyesi ile 1068 başında sefere çıktı ve Haleb'e kadar ilerledi. Ancak bu hareket Türklerin ilerlemesine engel olamadı. Afşın ve Ahmed-şâh idaresindeki Türkmenler Orta Anadolu'ya, Sakarya bölgesine kadar ilerlediler, hatta Amorium şehrini zabt ve yağma ettiler. İmparator Romanos Diogenes 1069 yılında Türklere karşı ikinci defa sefere çıktı.

       Orta Anadolu'daki bu harekat sırasında imparator önce Kayseri'ye geldi, oradan Fırat nehri kenarına kadar ilerledi. Romanos'un karşısında bazı Türk akıncıları geri çekilirken, başka gruplar harekâta devam ediyorlardı. Nitekim bu sırada Türk kuvvetleri Malatya'ya hücum ve Konya'yı yağma ve tahrip ettiler. Böylece Bizans İmparatoru ikinci seferinde de Selçuklu akıncıları karşısında esaslı bir başarı kazanamadan geri dönüyordu. Diğer taraftan Kavurd isyan ettiği için Sultan Alp Arslan'ın önünden kaçan eniştesi Er-Babgan da Anadolu'ya yönelmişti. Sultan, Emîr Afşın'ı Bizans'a sığınan bu Selçuklu Şehzâdesini takip ile görevlendirmişti. Afşın bu vesile ile Türk akınlarını Marmara Denizi sâhillerine kadar uzatmış oldu (1070-1071).

Gürcistan Seferi
  Sultan Alp Arslan ise 1067 yılında ikinci defa Gürcistân seferine çıkmak zorunda kaldı. Abhaz kralı IV. Bagrat Alanlar ile birleşerek bir Müslüman devleti olan Şeddâdîlerin arâzilerine girmiş, Errân'ı istilâ ve yağma edip, Gence'ye kadar ilerlemişlerdi. Sultan Alp Arslan 1067'de Errân'a geldi, Şeddâdî emîri Fazl (veya Fazlûn) ile Şirvân emîri Ebu'l-Evsâr itâatlarını bildirdiler. Sultan bundan sonra Gürcistân'a girdi, Şekî bölgesini aldı ve buranın hâkimi müslümanlığı kabul etti.

         Gürcü kralı IV. Bagrat ise, Selçuklular ile savaşa cesârete edemeyerek kaçtı. Sultan Alp Arslan Gürcistân'ın her tarafına akıncılar gönderdi ve Tiflis'i feth etti. Neticede Bagrat aman dileyerek Alp Arslan'a tâbi oldu.

         Mekke şerîfi Muhammed b. Ebi Hâşim 1070 yılında Alp Arslan'ın huzuruna gelerek, Mekke'de hutbenin Abbâsî halîfesi ve Selçuklu sultanı adına okunduğunu bildirdi.

 

Malazgirt Meydan Muharebesi
 Uzak bozkırlardaki yurtlarından bir daha dönmemek üzere gelerek, Selçuklu hizmetine giren ve bu devletin şuurlu sevk ve idaresi altında Bizans sınırlarına yığılan Türkmen kütlelerinin, üstelik yayla iklimi ve bol otlaklariyle kendi yaşayışlarına son derece elverişli hayat şartlarındaki Anadolu'ya el koymak istemeleri kadar tabiî bir şey olamazdı.

       Tuğrul Bey zamanından beri Azerbaycan ve Erran'da Bizans'a bağlı Ermeni, Gürcü ve Abhaz hükümdarlarının mağlûp edilmesi ve Gence, Ani, Kars gibi mühim strateji merkezlerinin ele geçirilmesi ile orta ve Kuzey Anadolu'ya doğru akınlar icrası hayli kolaylaşmış oluyordu. Yine bu yıllarda Gümüş-tigin, Afşin, Ahmedşah, Sâlar-i Horasan gibi bey ve kumandanların idaresindeki Türkmen boyları, Selçuklular'a tâbiiyeti kabûl etmiş küçük Arap hükûmetlerinin sıralandığı güney sınırlarından Anadolu içlerine akmaktaydı.


        İlk bakışta intizamsız çeteler tarafından yapılmış gibi görünen bu akınlar hakikatte başıboş olmadığı gibi, esas gaye de sadece ganimet elde etmek değildi. Sultandan emir alan Türkmenler'in hücum noktaları gayet iyi tertiplenmiş, gidecekleri şehir ve kasabalar, uğrak mahalleri tesbit edilmişti. Tuğrul Bey'in, Alp Arslan'ın dikkat ve ısrarla tatbik edegeldikleri akınların daha ziyade askerî yönden ehemmiyetli yollarla, kalabalık Bizans kuvvetlerinin barınağı kaleler civarında teksif edildiği, tahrip müfrezelerinin mümkün mertebe az kayıpla düşman askerî yığınaklarını dağıtmaya çalıştıkları, erzak depolarına, harp malzemelerine karşı faaliyet gösterdikleri, sultanın umumî tâlimatına aykırı davrananların ağır takibata uğratıldığı bu harekâtta bütün faaliyetin belli plân dahilinde yürütüldüğünü ortaya koymaktadır.


         Nihayet kendilerine yeni bir yurt edinmek mecburiyeti ile savaşan Türkmenler'in ruhî durumlarını da unutulmamak gerekir. Sultanlar hassa ordulariyle imparatorluğun başka cephelerinde meşgul bulunurken, Türkmenler ve akıncılar, eski Türk harp usûlüne uygun tarzda, düşmanı yormak, direnme noktalarını hırpalamak, ahâliyi yıldırmaktan ibaret, gelecek istilâyı kolaylaştırıcı vazifelerini yapıyorlardı. Küçük çapta, fakat fasılasız olarak, yıllarca süren hazırlık devresinin tek hedefi Anadolu'yu almak ve onu Türk yurdu hâline getirmekti.


         Böylece 1071'den önceki yıllarda, biri dikkati çekmeyecek derecede ufak gruplar hâlinde görülen Türkmen kütleleri, diğeri de eski parlaklığının artığıyle geçinmeğe mecbur bir heyûlâ, yâni Bizans İmparatorluğu olmak üzere iki kuvvet karşı karşıya gelmişti.
Hâdiselerin gelişmesi iki kuvvetten birinin diğerini mutlaka yok etmesini zarurî kılıyordu. Ya Bizans bütün doğu sınırları boyunca yükselen ve serpintilerini kendi içinde hissettiği bir istilâ çığını durduracak, yahut Anadolu üzerine gelen kuvvet oradaki devleti tamamen ezecekti. Malazgirt sahrası tarihin bu kesin mücadelesinin vukua geldiği yer olmuştur.


 


 Bizans, yaklaşan tehlikenin pek farkında değil gibi idi. İmparator Konstantinos Dukas'ın ölümüyle (1067), onun üç oğlu adına, yerine geçen İmparatoriçe Eudoxia zamanında Doğu-Roma dahilî karışıklıklar içinde bulunuyordu: Sarayda menfaat esasına göre kurulan grupların yersiz müdahaleleri yüzünden sarsılan imparatorlukta ordu iyice ihmale uğramış, bilhassa eyâletlerdeki ve bu arada Anadolu'daki askerî birlikler yiyeceksiz ve parasız bırakılmıştı. Bunlar kendi ülkelerini yağmalıyorlar, halkı soyuyorlardı.


       1067'de Malatya'ya kadar gelen Afşin idaresindeki Türkmenler'e karşı duramamışlar ve onun Kayseri'ye akınına engel olamamışlar; Kilikya taraflarında dolaşan Türkmenler'i püskürtmek üzere gönderilen general Nikephoros Botaniates kuvvetleri, muharebe etmeden, dağılmışlardı. Türk baskısının artması imparatoriçeyi idarenin başına bir erkeği getirmeğe mecbur etti. Ve o asîl bir âileden olup, Sardika (Sofya) dukalığı zamanında Peçenekler'e karşı başarılar kazanan Romanos Diogenes'i, hükûmet darbesi teşebbüsünden suçlu bulmasına rağmen, kendisine koca seçti; böylece Diogenes 1 Ocak 1068'de imparator ilân edildi.


       Diogenes cesareti, atılganlığı, askerî kabiliyeti; ölen imparatorun kardeşi Caesar Ioannes Dakas ile birlikte, Dakas'ın taçtan mahrum bırakılan oğullarının taratarı feylesof Mikhael Psellos dışında bütün Bizans tarihçileri tarafından belirtilmektedir. Fakat yine aynı kaynaklara göre, Romanos mağrur, kendine güveni fazla, dalkavukluktan hoşlanan bir adamdı. Memleketini barışta kavuşturmayı birinci vazife sayan yeni imparator, tahta çıkışından iki ay kadar sonra, Mart 1068'de Franklar'dan, Uzlar'dan, Makedonyalılar'dan acele topladığı ordu ile sefere çıktı. Maliyenin bozukluğu dolayısiyle askerleri erzaksız ve silâhsızdı. Fakat uzun zamandan beri ilk defa ordunun başında bir imparatorun bulunuşu kayda değer bir hâdise teşkil ediyordu.


        Diogenes bu seferinde Kayseri-Sivas-Divriği-Toroslar-Haleb yolunu tâkiben güneye inmiş, Menbic'i zaptetmiş ve kış aylarında İstanbul'a dönüşünde büyük törenle karşılanmıştı.


         Ancak imparator bu dolaşma esnasında ne Niksar'ın Türkler tarafından tahrip edilmesini, ne de onların Ahlat üssünden hareketle tâ Eskişehir yakınlarında Amorion'a kadar sokularak, bu meşhur şehri yağmalamalarını önleyememişti. Diogenes ertesi yıl, 1069'daki, ikinci seferinde Kayseri, Palu ve Sivas bölgelerinde harekâtta bulunmuş, fakat aldığı esirleri öldürten imparatorun önünden muntazaman gerileyen Türkmenler'e karşı herhangi bir başarı elde edemeden başkentine dönmüştü.


         Nitekim bu sene, Bizans orduları Anadolu'da iken, bir akıncı grup Kayseri'yi yağmaladığı gibi, diğer müfrezeler de, general rütbesi ile Malatya kumandanlığına tâyin edilen Ermeni Philaretos'u kaçarak imparatora sığınmaya mecbur etmiş, başka Türkmen akıncıları da memleketin ortasındaki "Anatolik" eyâletinin merkezi zengin ve nüfusça kalabalık Konya'yı tahrip etmişler ve Kilikya geçitleri Kataturias tarafından tutulmasına rağmen, güney yolu ile Haleb'e ulaşmağa muvaffak olmuşlardı.


 


 1070'te tekrar muharebeye hazırlanan Diogenes, saraydaki muhâliflerin tesiri ile, seferden alıkondu. Yerine yola çıkan doğu orduları başkumandanı Manuel Komnenos Sivas civarında Er-Sığun tarafından mağlûp ve beraberindeki Nikephoros ile birlikte esir edildi. Oğuz Yıva boyunun başında bulunan bu Türk kumandanı, Selçuklu âilesinden olup, Alp Arslan'ın eniştesi idi ve saltanat dâvasına kalkıştığı için, sultanın emri ile Afşin tarafından tâkip ediliyordu. Esir Manuel, nâzik durumunu farkettiği âsiyi Bizans'a gitmeye ikna ederek, onu İstanbul'a götürdü. Afşin bu münasebetle Phrykia bölgesine girmiş, Denizli yakınındaki Honas (Khonae) şehrini yağmalayıp, tahrip ettikten sonra, akınlarını Marmara sahillerine kadar uzatmıştı.


       İmparator Diogenes'in faal durumuna ve uzun cevelânlarına rağmen Anadolu'ya Türk hücumları gittikçe artıyor ve daha uzak bölgelere yayılıyordu. Mühim nokta, bütün bu hâdiseler boyunca teşebbüsün daima Türkler elinde bulunması idi. Türkler'i yok etmek, veya gerilere püskürtmek maksadı ile sefere çıkan Diogenes programını tatbik edemiyor, beklenmedik yerlerden ansızın ortaya çıkan akıncılar dolayısiyle sık sık yön değiştirmeye mecbur kalıyordu. Anadolu'nun yıpratılması siyasetini, sabırla tâkip eden Sultan Alp Arslan her gün biraz daha hedefine yaklaşmakta idi. Şüphesiz bu hâdiselerin zoru ile Romanos Diogenes meseleyi kökünden halletmeğe karar verdi ve kalabalık bir ordu başında, Türkler'i Anadolu'dan sürmek ve arkasından İran'a yürüyerek Selçuklu başkentini zaptetmek azmi ile, yola koyuldu (13 mart 1071).


       O sıralarda Alp Arslan Suriye seferine çıkmış bulunuyordu. Görüldüğü üzere temel siyasetinden biri olan Fâtımîler ile mücadele tesirini göstermekte ve Selçuklu devleti kuvvetini arttırdıkça, çeşitli İslâm ülkelerinden eskiden olduğu gibi Abbâsî hutbesi ikâme edilmekte ve Selçuklu sultanının hâkimiyeti tanınmakta idi. 1070 senesinde Mekke emîri İslâmiyetin iki büyük merkezinde, Mekke ve Medine'de hutbeyi el-Kaaim adına okutmağa başlamıştı. Aynı yıl içinde Mısır'da iktidar mücadelesine girişen Hamdâniler'den Nasr'üd-devle, rakipleri Emîr'ül-cüyûş Berd'ül-cemâlî ile diğer kumandanlara karşı Alp Arslan'dan yardım istediğe ve onu Suriye'yi zapta teşvik ettiği zaman sultan, ana siyaseti icabı, hemen harekete geçti.


       Azerbaycan'dan güneye inerken, doğu Anadolu'da Ermeniler tarafından korunan Bizans'ın müstahkem kalesi Malazgirt'i bir hücumda zaptetti; Meyôfarikîn (Silvan), Âmid (Diyarbakır) ve havalisini tâbiiyetine aldı. Bizans elindeki Urfa'yı uzunca bir kuşatmadan sonra, vakit geçirmemek maksadiyle, yoluna devam ederek, Haleb'e indi. İlk Bizans elçisi orada yanına geldi. Süryâni tarihçisi Barhebraeus'un rivayetine göre, Anadolu'da yürüyüş hâlinde olan imparator, Malazgirt ile Ahlat'a karşılık, Menbiç'i Selçuklular'a bırakmayı vâdediyordu.


        Halbuki Türk istilâ yollarının üzerinde bulunan Malazgirt ve Ahlat, Anadolu fütûhatı bakımından fevkalâde mühim mevkilerdi. Sultan müsbet cevap vermedi. O zaman batı Anadolu'dan dönen Afşin'den aldığı, Bizans topraklarının hiç bir yerinde ciddî mukavemet unsurunun mevcut bulunmadığı yolundaki rapor kendisini takviye etmişti. Haleb hâkimi Mirdâsîler'den Mahmûd'u huzuruna getirtip, oradan Şam'a yürüdüğü sırada, imparator idaresindeki Bizans ordusunun doğu Anadolu'ya ilerlediğini haber alır almaz, derhal geri döndü (7 nisan 1071); çünkü o âna kadar Anadolu'nun fütûhat bakımından olgunlaşmasını bekleyen sultan, artık Bizans'ın çıkarabileceği son ve en kalabalık kuvvet ile hesaplaşmak zamanının geldiğine inanmıştı.

 

   İmparator Diogenes uzun hazırlıklardan sonra, yüzbini aşan bir ordu ile, Anadolu kıt'alarının yığınak yeri olan Sakarya kıyılarına gelmiş, burada yeniden tertip ve tanzim ettiği ordusunda bazı tensikat yapmış, bu arada kendilerine güvenemediği Nikephoros Botaniaetes ve benzerleri gibi değerli kumandanlarla bir kısım askerini İstanbul'a iade etmişti. İmparatorluk ordusunun ağırlığını 3.000 araba taşıyor, bunları tâkip eden türlü muhasara âletleri arasında, İslâm kaynaklarında etraflıca tasvir edildiği üzere, 1.200 kişi tarafından kullanılan muazzam bir mancınık bulunuyordu.

        Bütün belirtiler imparatorun kesin netice almak maksadını güttüğünü ve mümkün olduğu takdirde, İran'a kadar ilerlemeği tasarladığını göstermekte idi. Sivas'a gelen Diogenes, Alp Arslan'ın Suriye'den ayrıldığını öğrenince bir harp meclisi toplayarak yapılacak işleri görüştü. Onun gururunu okşamakta menfaat umanlar Selçuklu devletinin merkezine yürümeği teklif ediyorlar; fakat Nikephoros Bryennios ve İoseph Trakhaniotes gibi tecrübeli ve ihtiyatlı kumandanlar memleketten uzaklaşmanın tehlikeli olacağını, nihayet Erzurum'a kadar gidilebileceğini, lüzumlu tedbirler alındıktan sonra sultanı oraya çekmenin, hattâ etrafı tahrip ederek, Türk ordususun iâşesini güçleştirmenin uygun olacağını ileri sürüyorlardı.

        İmparator bu tavsiyeleri dinlemedi ve İran içine dalmak niyetiyle Erzurum'a geldi. Kendisine olan güveni dolayısiyle ordusunu parçalamağa başladı. Franklar ve Uzlar'dan 10.000 kadarını Trakhaniotes ile Norman şeflerinden Urselius kumandasında, geçilecek yolların emniyetini sağlamak vazifesi ile, Ahlat'a sevketti; bir kısmını da, Abhazlar'a yardım bahanesi ile fakat hakikatte ordusuna erzak temin için kuzeye gönderdi. Geri kalan kuvvetleri ile Malazgirt'e yürüdü. Yolda Ermenistan ve Elcezîre birlikleri kumandanı Basilakes Magistros maiyetindekilerle imparatora iltihak etmişti.

         O civardaki Bizans kumandanlarından Leon Debatanes, yazdığı bir mektup ile imparatora, sultanın korkarak Bağdad'a doğru çekildiğini bildiriyor ve Basilakes de bu haberin doğruluğunu tasdik ediyordu. Vâkıa Alp Arslan Musul istikametinde ilerlemiş idi; fakat bu, onun Bizans'tan çekindiğinden değil, muharebeye iyice hazırlık yapabilmek ve Bitlis üzerinden Malazgirt'e ulaşmak bakımından o yolu daha elverişli saymasından ileri geliyordu.

         Diogenes nisbeten zayıf bir kuvvetin koruduğu Malazgirt'i teslim olmağa zorlayıp, aman vermesine rağmen, müdâfîleri öldürttükten sonra, zaferden emin bir hâlde, ordusundan ayırdığı diğer bir parçayı, Basilakes emrinde, Ahlat civarında hücuma uğrayan kıt'alarına yardıma gönderdi. Basilakes kuvvetleri ile sultanın öncüleri arasında ilk çarpışma vukua geldi (24 ağustos).

          Şam'ı zaptetmek üzere yeter sayıda asker bırakan Alp Arslan, Haleb'den ayrıldıktan sonra, görüldüğü gibi, önce doğuya yönelmiş gerekli savaş hazırlığını yaparak ve kuvvet tedarik ederek kuzeye dönmüş ve Diogenes'in Malazgirt'i tehdit ettiğini haber alınca yürüyüşünü hızlandırmıştı. Cebrî yürüyüş esnasında at ve develerin çoğu ölmüş, bilhassa Fırat'ı geçerken ağırlıklardan bir kısmı harap olmuştu.

          Bu sür'at ile fazla kuvvet taşımanın zorluğuna ilâveten, iâşe güçlüğünü de hesaba katan sultan, Tuğrul Bey zamanından beri hizmet gören yaşlı ve yorgun Irak-ı Acem kıt'alarını terhis ederek, az sayıda, fakat genç ve dinç bir ordu ile Ahlat'a ulaştıktan ve veziri Nizâm'ül-mülk'ü, memleketin diğer bölgelerinde çıkması muhtemel herhangi bir karışıklığı önlemek veya harp sahasına taze kuvvetler göndermek üzere, karısı hâtun ve şehzadelerle birlikte Hamedân'a yolladıktan sonra, Bizans ordusunun durumunu öğrenmek için, bir süvari birliğini ileriye sevketmişti.

 

 Böylece Türk ordusunun öncüleri ile Bizans kuvvetleri arasında vukua gelmiş olan, yukarıda söylediğimiz çarpışma Türk zaferi ile neticelendi. Selçuklu süvarileri kendilerini hâlâ Ahlat garnizonuna bağlı, mahdut miktarda asker zanneden ve imparatora da öyle bildirmiş olan Basikales'i mağlûp ve esir ettiler. İmparator tarafından hemen ona yardıma gönderilen N. Bryennios da yaralı hâlde çekilmeğe mecbur oldu. Bu ilk başarıda ele geçirilen ganimet arasında kıymetli bir haç, büyük zafere alâmet sayılarak, Bağdad'a halifeye ulaştırılmak üzere Hamedân'da bulunan Nizâm'ül-mülk'e gönderildi.

       Kaçan Bryennios'dan izahat alan Diogenes, Malazgirt'ten hareket ederek Ahlat'a doğru ve Malazgirt'in 10-12 km. yakınındaki Zahva sahrasına geldiği zaman, bu vâdiye hâkim tepelerin Türk müfrezeleri tarafından tutulduğunu gördü ve olduğu yerde karargâhını kurdu. O gün akşam karanlığından itibaren Türk okçuları Bizans ordusunu tacize başlamışlar ve gece düşman karargâhına kadar sokulan küçük süvari grupları, aralıksız hücumlariyle, onları takatsiz düşürmüşlerdi. 26 ağustos 1071 Cuma sabahı Türk ve Bizans orduları karşı karşıya mevzii almış bulunuyorlardı.

        İki ordu arasında sayıca fark büyüktü. Kappadokia, Phrykia ve Elcezîre kuvvetleriyle Balkan eyâletleri askerlerinden başka, Ermeniler'den, Gürcüler'den ve ücretli Frank, Norman, İslav, Uz ve Peçenekler'den kurulu Diogenes ordusu, çoğu piyade olmak üzere, yüz binden aşağı değildi. Fakat, sadece kütle savaşı yapabilen bu ağır hareketli ordunun çeşitli zümreleri arasında tam bir anlaşma olmadığı gibi, kumandanlar içinde de zaferle alâkası olanların sayısı azdı. Daha 26 ağustos gününün erken saatlerinde Peçenek ve Uz kıt'alarından mühim bir kısmı, kendi saflarını terk ederek, soydaşları olan Selçuklular tarafına geçmişlerdi.

         Diogenes yabancı askerlerin durumlarından şüphelenerek, ordugâhında kalan Uz ve Peçenekler'e "kendi usûllerine göre" sadâkat yemini ettirdi ve önceden Ahlat'a sevketmiş olduğunu gördüğümüz Trakhaniotes ile Frank Urselius'un geri dönmelerini emretti. Fakat bu iki kumandan, sultanın Ahlat'a bizzat geldiğini anladıkları zaman, kuvvetleri ile birlikte Fırat'a doğru çekilmiş bulunuyorlardı.

          Buna karşılık, 4.000 hassa askeri ile birlikte yekûnu 15-20 bin tahmin edilen sultan ordusu (İbn'ül-Cevzî, 20.000; Sibt, İbn'ül-Adîm, Ahbâr, İbn'ül-Esîr, 15.000; İmâd'üd-dîn 14.000; İbnü Munkiz, 13.000) Süleymanşah, Mansur, Gevherâyin, Porsuk, Bozan ve Sav-tigin gibi seçkin kumandanlarının idaresinde, meşakkatlere tahammülü ve çoğu bozkır muharebe usûlünce yetişmiş, ok atmakta mâhir ve her birinin ayrıca birer yedek atı bulunan, serî manevra kabiliyetine sahip süvarilerden kurulu idi. Herhâlde buna Artuk Bey, Tutak ve diğer Türkmen beylerinin emrinde aynı derecede çetin ve akınlarda iyice pişmiş Türkmen birliklerini de ilâve etmek lâzımdır. Disiplin altında hareket etmesini bilen Türk birlikleri arasında anlaşmazlık da yoktu.

           Müşterek gazâ fikri ve Anadolu'yu ele geçirme gayesi onları birleştiren unsurlardı. Anadolu'ya yöneltilmiş tahrip seferleri devamınca dâima teşebbüsü ellerinde tutmuş olan Türkler, son hesaplaşma saatlerinde de duruma tamamen hâkim bulunuyorlardı. Alp Arslan büyük muharebeyi Müslümanların mübarek günü Cumaya tesadüf ettirmiş ve ordusunun mâneviyatını takviye için, Abbâsi halifesi aracılığı ile, İslâm dünyasını âdeta seferber hâle getirmişti. Bütün câmilerde cuma hutbesinde okunmak üzere, el-Kaaim'in hazırlattığı, metni Ahbâr-üd-Devlet'is-Selçukiye'de kayıtlı dua her tarafa gönderilmişti. İki gün önceki çarpışmada sultanın imamı fakîh Ebû Muhammed b. Abd'il-Melik'il-Buhârî'nin zaferin kesin olduğuna dair müjdesi bütün orduya duyurulmuştu.

 

Alp Arslan, darbeden önce, son bir barış teklifinde bulundu. Fakat kadı İbn'ül-Mahleban ile kumandan Sav-tigin başkanlığında gönderdiği hey'eti iyi karşılamayan imparator, sultanın anlaşma isteğini onun muharebeden kaçındığı şeklinde anlayarak, müzakerelere ancak Selçuklu başkenti Rey'de başlanabileceğini söylemiş, hattâ Isfahan'da kışlamak ve hayvanlarını Hamedân'a göndermek niyetinde olduğunu da açıklamıştı. Bir İslâm mücâhidi olarak, sultanın barış teklifinde bulunması tabiî idi. Ancak alınan red cevabı ordudaki savaş azminin artmasına yardım etti.

        Çatışma saatini Cuma vaktine kadar tehir eden sultan, hep birlikte kılınan namazdan sonra, beyazlar giyinmiş olarak, askerlere yaptığı hitâbede: şehit düşerse, vurulduğu yerde gömülmesini, idare adamları ve kumandanların oğlu velîahd Melikşah'a tâbi olmalarını vasiyet ettikten sonra, bir hükümdar olarak değil, bir er gibi, devlet ve din uğrunda döğüşeceğini, savaşmak istemeyenlerin çekilip gitmekte serbest olduklarını ilân etti; kendisinin, ordudaki herhangi bir erden farklı bulunmadığını göstermek üzere, atının kuyruğunu eliyle bağladı ve ön saflarda çarpışacağını belirtmek maksadiyle de ok ve yayını bırakarak, kılıç ve topuzunu aldı. Bu esnada Bizans ordugâhında da dinî törenler yapılıyor, ilâhiler söyleniyor, ellerinde renkli bayraklar ve büyük haçlarla saflar arasında dolaşan asil-zâdeler ve ordu papazları askeri teşcie gayret ediyorlardı.

        Öğleden az sonra her iki taraf muharebe nizâmını almıştı. İmparator merkezde idi, sol kanadına Anadolu birliklerinin başında Kappadokialı Aleates'i, sağ kanadına Nikephoros Bryennios emrindeki Rumeli kıt'alarını yerleştirmiş, Caeser Ioannes'in oğlu Andronikos'u geride yedek kuvvetlerin başında bırakmıştı. Alp Arslan ise, ordusunu dört kısma ayırdı. Bunlardan daha kalabalık ikisini muharebe sahasının yanlarında tepelerde pusuya yatırdı, düşmanın gerilerini tutmakta vazifelendirdiği üçüncü kısmı da müsâit mahallerde mevzilendirdi ve kendisi Diogenes'in karşısında mevki aldı. İlk olarak Türk merkez kuvvetleri, okçuların himayesinde hücuma geçti. Bu cüz'i kuvveti bir anda ezmek hevesine düşen Diogenes bütün ordusu ile karşı taarruza kalktı ve çekilmeğe başlayan Türkler'i tâkip etti.

       Alp Arslan tarafından mahâretle tatbik edilen sahte ric'at (Turun taktiği) başarılı olmuş ve ordugâhından hayli uzaklaşan imparator, akşama doğru pusuların bulunduğu yere kadar gelip dayanmıştı. Türk ordusuna umumî hücum emri verildiği zaman hatasını anlayan imparator çekilmeğe çalıştı ise de, Bizans ordusu cepheden, yanlardan ve düşman ordugâhı istikametinde sarkan süvarilerle geriden sarılmış ve bir çember içine alınmıştı. Yedek kuvvetleri kumandanı Andronikos, imparatorun faydasız çekilme gayretini maiyetindekilere bozgun şeklinde göstererek kaçmağa teşebbüs etmiş ve bu, Ermeni kıt'alarının da uzaklaşmasına sebep olmuştu. Karanlık bastığı sıralarda Bizans ordusu gittikçe daralan çember içinde imha edilmiş bulunuyordu. Yaralı olarak esir edilen Diogenes, yakalanan kurmay heyeti ile birlikte, sultanın huzuruna getirildi.

        Sırf taktik bakımından Bizans yenilgisinin sebepleri şüphesiz yalnız Uz ve Peçenekler'in sultana katılmaları (Attaleiates, Mateos), yahut Ermeniler'in kaçması (Süryânî Mikhael), veya imparatoru sevmeyen Andronikos'un muharebe meydanını terki (Bryennios, Zonaras), değildi. Diogenes'in muharebeyi idarede gösterdiği beceriksizlik (Psellos) âmillerden biri olarak zikredilebilir ise de, asıl sebebi Alp Arslan'ın dikkatli bir sevk ve idare ile tatbik ettiği sahte ric'at, pusu ve uzak muharebe esasına dayanan bozkır savaş usulünde ve Türk ordusundaki mâneviyat yüksekliğinde aramak daha doğru olur.

 

   Alp Arslan, Diogenes ile uzun uzun konuştu. Kaynaklarımızda belirtildiğine göre, sultan imparatorun barış müzakerelerini reddini tenkid etmiş, Bizans ordusunun askerî hatâlarını saymış ve nihayet ona, nasıl bir muamele beklediğini sormuştur: Diogenes'in, ya öldürüleceği, yahut zincire vurularak İslâm ülkelerinde dolaştırılacağı veya pek zayıf ihtimalle, affedilip bir nâip sıfatı ile, memleketine gönderileceği cevabı üzerine, sultan onunlak dostluk kuracağını bildirmiş, onu teselli etmiş ve tahtta kendi yanına oturtmuştur. Böylece Türk sultanı merhamet, itidâl ve insanlık duygularının bir örneğini daha vermiş oluyordu. Alp Arslan, kendisi ile bir ittifak anlaşması yaptığı Diogenes'i bir hafta kadar hususî çadırda bir hükümdar gibi misafir ettikten sonra, maiyetindekiler ve diğer esir asilzadeler ile birlikte, bir Türk süvari kıt'asının muhafazasında, memleketine iade etti (3 Eylül 1071).

       Metni elde bulunmayan anlaşmanın kaynaklarda tesadüf edilen bazı maddelerine göre, imparator, fidye olarak bir buçuk milyon altın verecek, ayrıca her sene 360.000 altın ödeyecek ve Bizans İmparatorluğu içinde mevcut bütün müslüman esirleri serbest bırakacak, lüzumu anında sultana askerî kuvvet gönderecekti. Arazi meselesine gelince, sultan; Malazgirt, Urfa, Menbiç ve Antakya'nın dolayları ile birlikte, Selçuklular'a terkini istemiş, teklifleri kabûl eden Diogenes, arazi devrinin kendinin ancak tâcı muhafaza ettiği takdirde mümkün olacağına işaret etmişti. Alp Arslan Karahanlılar'a karşı Doğuya hareket etmezden önce, Bizans topraklarına giren Diogenes, İstanbul'da Konstantinos Dukas'ın oğlu Mikhael'in imparator ilân edildiğini öğrendi ve bilindiği gibi, imparatorluk salâhiyetleri alınan Diogenes, Mikhael'in orduları tarafından Sivas'ta ve Adana'da mağlûp edildi, yakalandı, gözleri oyuldu ve kapatıldığı manastırda ızdırap içinde öldü; böylece anlaşmayı tatbik güçleşti.

       Müttefikinin öldürülmesi Alp Arslan'ı anlaşma hükümlerini silahla gerçekleştirmeğe zorladı ve haklı olarak o, Kutalmış-oğulları ile Türkmen beylerine Anadolu'nun zaptını emretti. Zamanın Bizans tarihçisi Bryennios'un Türkler'i barışı bozmakla suçlandırması doğru değildir. Aristages, Mateos, Zonaras gibi o devir tarihçilerinin belirttikleri üzere, savaşın tekrar başlamasından tek sorumlu, Diogenes'i ve onun ile alâkalı her şeyi unutmak isteyen, gerçeği görmezlikten gelen Bizans olabilirdi. Çünkü, baştan beri anlattığımız şartlar altında, Anadolu için yapılan meydan muharebesinde Alp Arslan gibi bir hükümdarın toprak talebinden ferâgat etmesi beklenemezdi.

      Kılıç hakkı olan anlaşmayı yürürlükte tutmak için kuvvete müracaat mecburiyetinde kalınmış ise, bu galip tarafın başvuracağı en tabiîî hareket sayılmak lâzım gelir. Bu münasebetle kaydetmek yerinde olur ki, Alp Arslan'ın akıncıları başı boş bıraktığı, Bizans'la ilgilenmediği rivayeti ile, esasen o zaman halifelik yanında, siyasî teşekkül olarak, bir de Bizans İmparatorluğunun bulunması düşüncesinin Doğu âleminin zihniyetinde yaşadığı, hattâ Anadolu'nun fethinden sonra dahi Sultan Melikşah'ın, İmparator Aleksios ile dostluk kurabilmek için, bütün Anadolu'yu Bizans'a terke hazır olduğu v.b. yolunda bazı Batılı araştırmacılar tarafından ileri sürülen iddialara Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun gerçek dinî ve askerî çehresi ve o devlet nazarında Anadolu'nun taşıdığı ehemmiyet karşısında fazla bir kıymet vermek doğru değildir.

 

  Bizans'ın Türkler'e karşı çıkardığı son ve kuvvetli ordunun Malazgirt ovasında imha edilmesi ile Bizans müdafaa seddi yıkılmış ve Sultan Alp Arslan İslâm ve Batı dünyasında büyük akisler uyandıran bu zaferi ile Türk yurdu hâline gelecek olan Anadolu'nun mukadderatını tâyin etmiştir.

        Malazgirt savaşı olarak meşhur olan bu zaferin kazanılması İslâm dünyasında sevinç ve heyecan yaratmış ve Bağdad süslenerek büyük şenlikler tertiplenmişti. Bu zafer ile asırlardan beri Müslüman gazalarına hedef olan Anadolu'nun kapıları Türklere açılıyordu. Türk-İslâm ve dünya tarihinin büyük olaylarından biri olan Malazgirt zaferi, Alp Arslan'a târihte unutulmaz ve mümtaz bir mevkii kazandırmıştı.

        Daha sonra Romanos'un Bizans tahtından uzaklaştırılması ve ölümü Türklerin Malazgirt savaşının neticelerinden daha çok yararlanmalarına sebep oldu. Sultan Alp Arslan Selçuklu şehzâde ve emîrlerine ve Türkmen beylerine bütün Anadolu'nun fethini emretti (1072).

        Sultan Alp Arslan batıda olduğu kadar doğuda da topraklarını genişletmeğe çalışmıştı. Nitekim zaman zaman anlaşmazlığa düştüğü Karahanlılar üzerine bir sefer tertipledi ve 200 bin kişilik büyük bir ordu ile Ceyhun nehrini geçti. Ancak onun ölümü ile bu sefer yarıda kaldı. Yûsuf el-Hârezmî adlı bir mahallî kale kumandanı sultanı hançerleyerek ölümüne sebep oldu (24 Kasım 1072). Türk-İslâm tarihinin büyük sultanlarından biri olan Alp Arslan; enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adâleti ile temâyüz etmişti.

Malazgirt Zaferinin Önemi ve Sonuçları
Malazgirt zaferi sonuçları itibarıyla hem Türk tarihi, hem de dünya tarihi bakımından çok büyük bir önem taşımaktadır. Malazgirt Zaferi sonucunda Anadolu'nun kapıları kesin olarak Türklere açılmış oluyordu. Böylece Anadolu'nun, Türklerin ebedî vatanı olması için en büyük adım atılmıştır. Zaferden sonra Anadolu'da irili ufaklı birçok Türk devleti kurulmuş, Türkiye Cumhuriyetine kadar uzanan Türkiye tarihi başlamıştır. Bu zaferle, Türklerin İslâm dünyasındaki prestiji ve liderliği daha da güçlenmiştir.

      Malazgirt zaferi, Avrupa'da da derin izler bırakmıştır. Bizans'ın yenilmesi üzerine kendilerini de tehlikede gören Hristiyan Avrupa, Türklere karşı ittifaklar oluşturmuşlardır. Haçlı ittifakı aslında bu zafere bir tepki olarak doğmuştur. Haçlı Seferleriyle Türk ilerleyişi durdurulmak istenmiştir. Malazgirt zaferi ile Anadolu'nun kapıları ardına kadar açılmış idi. Böylece Anadolu'nun Türkleşmesi safhası başlamış ve kısa süre zarfında Türkler Anadolu'da çoğunluğu sağlamışlardır. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde irili ufaklı Türk devletleri ortaya çıkmıştır.

      Anadolu'da dengelerin Türkler lehine bu denli hızla değişmesinin sebepleri nelerdi?
        a- Bizans idaresindeki Anadolu'nun durumu: Bizans idaresinde yaşayan halk yönetimden memnun değildi. Çünkü Bizans özellikle köylülere ağır vergiler yüklüyor ve Ortodoks mezhebinden olmayanlara baskı uyguluyordu . Ayrıca aralıklarla süren İran, Arap ve Türk akınları halkın daha batıya göç etmesine yol açmıştı. Kısacası savaşlar, yönetimin baskısı ve salgın hastalıklar nedeniyle nüfus oldukça azalmıştı.
        b- Türk göçleri: Seyhun ötesindeki kalabalık Türkmen (Oğuz) kitleleri, Selçuklular tarafından Anadolu'ya sevk edilmekteydi. Yerli nüfusun âdeta terk ettiği Anadolu toprakları, tarım ve hayvancılığa elverişliydi. Bu sebeple Türkmenler, aileleri, hayvanları ile birlikte Anadolu yaylalarına yerleştiler. XIII. yüzyıldaki Moğol baskısı sebebiyle ikinci bir göç dalgası yaşandı. Böylece Anadolu'nun Türkleşmesi tamamlanmış oldu.

Sultan Melikşâh
   Alp Arslan öldükten sonra, daha önce veliahd tayin etmiş olduğu, oğlu Melikşâh Büyük Selçuklu Devleti tahtına çıktı. Melikşâh'ın tahta çıkmasında Vezîr Nizâmü'l-Mülk büyük bir rol oynamıştı. Melikşâh'ın amcası ve Kirmân meliki Kavurd onun sultanlığını tanımadı. İki taraf arasında Hamedân civarında yapılan savaşı Nizâmü'l-Mülk'ün iyi idaresi sâyesinde Melikşâh kazandı ve Kavurd esir edilerek yayının kirişi ile boğuldu (1073).

       Bundan sonra Sultan Melikşâh Alp Arslan'ın ölümünden yararlanarak Selçuklu hududlarına hücuma geçen Gazneliler ve Karahanlılar üzerine yürüdü. Gazneliler neticede barış teklif etmek zorunda kaldılar. Bu teklif kabûl ve iki hanedân arasında akrabalık dahi tesis edildi. Sultan Melikşâh Karahanlılar karşısında da üstünlüğünü gösterdi ve önce Tirmiz şehrine girdi, sonra Semerkand'a doğru ilerledi. Neticede Karahanlı hükümdarı Şems ül-Mülk Nasr aff dilemek zorunda kaldı ve Nizâm ül-Mülk'ün araclığı ile barış yapıldı (1073-4). Sultan Melikşâh devlet merkezini de İsfahan'a nakletti.

Suriye Selçuklu Devleti İçin İlk Adım
Sultan Alp Arslan zamanından itibâren Suriye'de faâliyet gösteren Atsız Bey, emrindeki Türkmenler ile Kudüs'ü zabtetmiş, daha sonra da Dımaşk (şimdiki Şam)'ı ele geçirmişti (Haziran 1076). Ancak Atsız Bey Mısır'ı almak maksadı ile tertiplediği zaferde Kahire önünde Fâtımî ordusuna mağlûp oldu (1077). Onun bu mağlûbiyet ve başarısız mücâdeleleri üzerine sultan Melikşâh kardeşi Tâcü'd-Devle, Tutuş'u Suriye'ye gönderdi (1077-8).

       Tutuş önce Haleb bölgesinde faâliyet gösterdi. Diğer tarafdan bir süre sonra Fâtımî ordusu Dımaşk'ı kuşattığı zaman Atsız, Melik Tutuş'tan yardım istemek zorunda kaldı. Tutuş'un yardıma geldiğini duyan Fâtımî ordusu geri çekildi. Neticede Dımaşk'a hâkim olan Tutuş, Atsız'ı boğdurdu ve Suriye Selçuklu Devleti'ni kurma yolunda ilk adımını atmış oldu (1079).

        Sultan Melikşâh X. yüzyılın başlarından itibaren Arabistan ve Suriye'de büyük karışıklıklar çıkaran Karmatîler ile de mücâdele etmiş, meşhûr kumandanlardan Artuk Bey, el-Ahsâ ve Bahreyn'e yaptığı bir seferle bu bölgeleri itâat altına almıştı (1076-77).

Anadolu'nun Adım Adım fethi
Çeşitli gaileleri ortadan kaldırıldıktan sonra, imparatorluk merkezini İsfahan'a nakleden Melikşah'ın geniş ölçüde fütûhatı başladı. Malazgirt savaşından sonra ülkesine gönderilen Romanos Diogenes'in ölümü üzerine, Alp Arslan'ın Anadolu'nun fethi hakkında verdiği emir tatbik ediliyordu. Kutalmış'ın oğulları Süleymanşah, Mansur, Alp-İlig, Dolat maiyyetlerindeki kuvvetler ile, Artuk Bey ve Tutak v.b. gibi Türkmen reisleri de kendilerine bağlı Türkmenler'le Anadolu içlerine doğru hareket halinde idiler.

       Bu faaliyet artık geçici bir istilâ olmayıp, tamamiyle ele geçirme, bir vatan kurma mahiyetini taşıyordu. Türk kuvvetleri her gittikleri yerde koruma tedbirleri alıyor, işgallerini genişletiyor ve çeşitli bölgelerden batıya doğru ilerliyordu.

       Bizans İmparatoru Mikhael VII. tecrübeli nâzırı, aynı zamanda amcası İoannes Dukas sâyesinde tâcını muhafaza edebilmiş, meşhur âilelerden Komnenoslar'la arayı düzeltmiş, hattâ teyzesinin kızını İzak (İsaakios) Komnenos'la evlendirmek suretiyle sağlam bir birlik kurmaya muvaffak olmuştu. Memleket müdafaasını kuvvetlendirmek için, Türkler'e karşı kullanılmak üzere "Ölümsüzler" (İmmortel) adı ile yeni birlikler teşkil edildi.

       İmparator doğu orduları kumandanı tâyin ettiği İzak Komnenos'u Türkler'i geri atmakla vazifelendirdi. İzak'ın yanında, sonra imparator olan, kardeşi Aleksios da bulunuyordu. Sergüzeştçi ve disiplinsiz dört yüz kadar ücretli Frank'tan kurulu maiyetiyle Frank savaşçılardan Urselius'un iltihak etmesiyle takviye gören Bizans ordusu Orta Anadolu'ya hareket etti. Kappadokia (Kayseri)'ya geldikleri zaman, bir Frank askerini cezalandırmak isteyen başkumandan İzak'a karşı Urselius cephe aldı ve bütün kuvvetlerini toplayarak, Sivas'a doğru yollandı. Rastladığı küçük bir Türkmen müfrezesini bozdu, yoluna devam etti.

      Geceleyin onun ordugâhtan ayrılmasına engel olmayan İzak, ertesi gün âsiyi yakalatmak üzere kardeşi Aleksios Komnenos'u takibe göndereceği sırada, bir Türk ordusunun yaklaşmakta olduğu duyuldu. Türkler öteden beri savaşlarda keşif işine fazla ehemmiyet verdiklerine göre, Urselius ile biraz önce çarpışan kuvvetlerin arkadan gelmekte olan asıl ordunun gözcüleri olması muhtemeldi. Nitekim Kayseri'de ana kütle ile vuku bulan çetin savaşta "cesarette olduğu kadar sayıca da üstün" Türk ordusu karşısında Bizanslılar dağıldılar.

      Başkumandan İzak esir edildi, karargâhı kuşatıldı. Fundalıklar içine kendisini dar atan Aleksios Komnenos canını kurtarmağa, tek başına ve yaya olarak Ankara'ya varmağa muvaffak oldu. Ancak orada kardeşinin Türkler elinde, hayatta olduğunu ve fidye miktarını öğrenebildi. Derhal İstanbul'a gitti, para tedarik etti, dönüşünde Ankara'ya uğradı. Kalede kardeşleriyle karşılaştı: İzak Kappadokia'da fidyesi için biraz para tedarik ederek ve geri kalan kısmı için rehineler bırakarak serbest kalmış ve buraya gelmişti.

      İki kardeş yanlarında yetmiş kadar atlı olduğu halde İstanbul'a doğru yola koyuldular. İzmit civarında iki yüz kişilik bir Türk birliğine rastladılar. Maiyet efradını fedâ etmek bahasına Komnenos'lar burada da yakalarını sıyırmak imkânını buldular ve İstanbul'a ulaştılar. Doğu orduları başkumandanı İzak ile kardeşi Aleksios böylece alkışlar arasında, Bizans başkentine girmişlerdi!

 

    Daha 1072-1073'te, yâni Selçuklu İmparatoru Sultan Melikşah'ın henüz amcası Kavurd ile meşgul olduğu sıralarda, Türkmen boylarının, Ankara, hattâ İzmit havâlisinde dolaşabilmeleri dikkat çekici bir durumdu. Yukarıda bildirildiği üzere, Bizans'taki iç anlaşmazlıklar yüzünden Anadolu halkı ihmal edilmişti. Buna doğuda Ermeniler'in, râfizî hıristiyan olan Pavlikyan'ların hiyaneti ile imparatorluktaki büyük feodal âilelerin tahakkümünü ve uzun zamandan beri harplerden yorgun düşen köylüden zorla toplanan ağır vergileri de ilâve etmek lâzımdır.

       Onun için, esir durumunda olan ahalinin kendilerine dokunmayan, işgal edilen yerlerde halkı soymayan ve daha ziyade stratejik mevkilerle zengin çiftlikler ve mâlikâneler arayan Türkler'e bir nevi kurtarıcı gözüyle baktıklarını tahmin etmek güç değildir. Bütün Anadolu ahalisinin ardı arkası gelmez Türk akınlarından dehşete düşerek, tarlalarını, otlaklarını terk edip şehirlere, kalelere sığındıklarını ileri süren araştırmacılar mübalâğaya sapmış görünüyorlar. Türk süvarileri müfrezeler hâlinde gezerlerken halk, bizzat efendileri tarafından rahatsız edilmediği takdirde, pekâlâ kendi işiyle meşgul olabiliyordu. Meselâ İzmit civarında Komnenos kardeşlerin bulundukları şatoyu Türkmenler'e, tarlasında çalışan yerli bir köylü haber vermişti.

       Sivas'ta Urselius'un kuvveti gittikçe büyüdü. Galatia (Ankara) ve Kappadokia bölgelerini yağmalıyor, köyleri, kasabaları zorla işgal ve tahrip ediyordu. Bu hâl imparatoru, yahut bu gibi şeylerle fazla meşgul olmayan imparatordan ziyade, hadım Nikephoris'i endişeye düşürdü. Bilgin, hatip, saray işlerinde mükemmel yetişmiş, fevkalâde kurnaz ve hilekâr bir kimse olan Nikephoris eski nâzır, dürüst İoannes Dukas'ı Anadolu'da inzivaya çekilmeğe mecbur etmiş ve kendisi nâzırlık koltuğuna oturmuştu.

       Grek kaynakları bu adamın aynı zamanda paraya son derece düşkün olduğunu, mâliye işlerini bizzat eline alarak müthiş vurgunculuk yaptığını kaydediyorlar. Nikephoris, Urselius'a karşı gönderilecek kuvvetlerin başına, mevkiinden uzaklaştırılmış olan İoannes Dukas'ın tâyini hususunda imparatoru ikna etti. Bu suretle hem Bizans topraklarını müdafaa ettiği için öğünmek, hem de, harekât sırasında nasıl olsa hırpalanacağını bildiği İoannes'in itibarını sarsmak istiyordu. Gerçekten Sakarya nehri üzerinde (Sivrihisar civarı) Zompi köprüsü yanındaki savaşta, Bizans ordusu mağlûp ve İoannes, Urselius tarafından esir edildi. Bütün o havâliyi Urselius hâkimiyetine aldı (1073).

       Bu başarılarla ihtirası kabaran Frank reisi imparatorluğa fiilen hâkim olmak ümidine kapıldı. Elinde mevkuf bulunan İoannes Dukas'ı imparatora karşı kullanmağa karar verdi ve onu, muhalefetine rağmen, imparator ilân ederek İstanbul üzerine yürüdü. Chrysopolis (Üsküdar)'i ateşe verdi. Yangını karşı sahilden seyreden Mikhael VII. korkusundan Urselius ile anlaşma çareleri ararken, hakikatte ondan daha çok endişelenmesi icabeden Nikephoris doğrudan doğruya Türkler'e müracaatı uygun buldu. Zira âsiler, mâneviyatı bozuk imparatorluk orduları ile değil, ancak Anadolu'yu büyük bir azimle adım adım zaptetmekte olan Selçuklu Türk kuvvetleriyle ortadan kaldırılabilirdi.

 

     Anadolu'nun fethine memur edilmiş ve Sultan Melikşah'tan, zaptedecekleri memleketlerin menşurunu almış olan Kutalmışoğulları bir taraftan, diğer taraftan da sultanın emri ile aynı bölgeyi açmakla vazifeli Artuk, Tutak, Afşin, Dilmaçoğlu v.b. beyler yukarıdaki hâdiseler cereyan ettiği sırada çeşitli istikametlerde faaliyetlerini geliştirmekte idiler. Nikephoris bunlardan Kappadokia'da kalabalık bir kuvvetin başında bulunan Artuk Bey ile temas kurarak, onu Urselius üzerine yürümeğe razı etti.

       İmparator olmak hülyalarını besleyen Frank kumandanı İstanbul'u zaptetmek hazırlıklarını tamamlamak üzere Bithynia'da (İzmit havâlisi) Sophon (Sapanca) dağına dönmüş ve ordugâh kurmuştu. Artuk Bey sür'atli bir yürüyüşle Bithynia'ya yollandı ve ansızın Sophon'daki Frank ordugâhını bastı. Urselius bütün kuvvetlerini savaşa soktu. Türkler ok yağmuru ile mukabele etmekle beraber düşmanın tâkibini mümkün kılacak şekilde gerilemeğe başladılar. Frank, çekilen kuvvetleri yakından takibe koyuldu. Halbuki baskın yapanlar az sayıda olup Türk ordusunun öncüleri idi. Büyük kısmı Artuk Bey tarafından geçit yerlerinde, boğazlara yerleştirilmiş, stratejik noktalar tutulmuş, ayrıca bir müfreze de Urselius'un ric'at hattını kesmeğe memur edilmişti.

      Gerileyen öncüler düşmanı ana çember içine çekmeğe muvaffak oldular, öyle ki, tâkip esnasında hayli zayiat vermiş olan Urselius ile, yanından ayırmadığı, İoannes Dukas dört taraftan sarılmış olduklarını anladılar; kaçmağa imkân bulamadıklarından yakalandılar; askerleri dağıldı. O devrin Bizans tarihçisi Attaleiates'e bakılırsa 100 binden fazla Türk bu savaş münasebetiyle İzmit'ten Üsküdar'a kadar olan sahaya yayılmıştı.

      Esirler Phrykia'ya (Eskişehir bölgesine) götürüldü. Artuk Bey onları fidyeleri karşılığında az sonra serbest bıraktı. Fidyesi imparator tarafından ödenen İoannes Dukas İstanbul'a döndü. Karısı tarafından kurtarılan Urselius ise, Armeniak teminde (Amasya bölgesinde) topladığı kuvvetlerle Amasya, Niksar bölgesini tekrar tahribe başladı, üzerine gönderilen Nikephoros Palaiologos kumandasındaki Bizans ordusunu parça parça etti. Durum yeniden ciddileşiyordu. Bizans orduları kâh Selçuklular, kâh âsi Franklar tarafından boyuna bozguna uğratılmakda idiler. Onun için ne sarayın, ne de ahalinin asker ve kumandanlara güvenleri kalmıştı. Yalnız İmparator Mikhael bunlar arasında birini seçmek, doğudaki topraklarının korunması vazifesi ile doğu orduları kumandanlığını ona vermek ferasetini gösterdi. Bu zat o zaman henüz yirmi yaşında bulunan ve yukarıda adı geçen zeki ve siyasette pek mahir Aleksios Komnenos idi.

      Aleksios'un Anadolu'ya görünmesi ve aynı zamanda âsilerin yaptıkları tahrip, zulüm ve tazyik dolayısiyle gelir kaynaklarının tükenmesi üzerine Urselius, Türkler'e yanaşmak zamanının geldiğini düşündü. "Asya'daki bütün Grek topraklarına hâkim olmak için" Türkler'le işbirliği yapmak, Türkler'den yardım koparmak gayesiyle o civarda, yâni Amasya yakınlarında bulunan Tutak'ın yanına gitti. Urselius'a bağlı birliklerin Türk kuvvetlerine katılmasına karar verildi. Fakat bu anlaşmadan doğacak büyük tehlikeyi sezen Aleksios, karşı siyâsî taarruza geçmekte gecikmedi.

      O da, Urselius gibi, Tutak'a başvurdu. Aleksios, Tutak'ı zengin hediyelerle peşinen memnun ettikten sonra, temsici olarak gönderilen Türk subayına şöyle diyordu: "Urselius imparatorun olduğu kadar Sultanın (Melikşah) da düşmanıdır. Her iki tarafa çok kötülükler yapmıştır. Şu anda kollarınız arasına atılması korkudan ileri geliyor. Sizinle yaptığı ittifakla hiyanet fırsatını beklemek üzere zaman kazanmak istiyor. Kumandanınız Tutak onu bize teslim ettiği takdirde üç büyük fayda sağlamış olacaktır.

     Arzu ettiği kadar para, Bizans imparatorunun teveccühü, her iki memleketi tahrip için bu ölçüde kuvvet toplayabilen bir düşmandan kurtuluş!" Tutak bu fikri mülâyim buldu, yanında olan Urselius'u tutuklu olarak Amasya'ya Aleksios'un yanına gönderdi. Aleksios onu İstanbul'a götürürken Paphlagonia (Kastamonu bölgesi)'nda, başka bir Türk pususundan kurtulduktan sonra, Karadeniz Ereğlisi'nde yine Türk müfrezeleriyle mücadele zorunda kalmıştı. Anlaşıldığı üzere, bu tarihlerde Kastamonu bölgesi sahillere kadar Türkler tarafından istilâ edilmekte idi.

 

   Bu sıralarda Kutalmış oğlu Süleymanşah Kilikya (Adana havâlisi) bölgesini fetih ile meşguldü. Bizans imparatorluğunun her tarafında olduğu gibi, burada da karışıklık hüküm sürmekte idi.

        Doğu Roma imparatorluğunun İberia ve Mesopotamia temlerindeki Ermeniler yavaş yavaş Fırat'ın batısına geçmeğe başlamışlar ve buralarda koloniler vücuda getirmişlerdi. Malatya'dan Sivas'a kadar olan sahada da dağlarda çobanlıkla geçinen Pavlikyanlar mühim yer tutuyorlardı. Bir aralık hâkimiyet dâvasına girişen bir Pavlikan şefi bile zuhur etmiş ise de, işgal ettiği yerler eski Vaspuragan kralı Senekherim'in, sonra da eski Kars kralı Gagig'in idaresine geçmişti.

        Ermeniler'in müdafaasını üzerine alan, fakat onları Gregoryen mezhebinde oldukları için, sıkı dinî tâkibata uğratan Bizans'ın Selçuklu hamleleri karşısında boyuna gerilemesi Ermeni sahalarının kolayca Türkler'e intikalini mümkün kılmış, hele Grek müdafaasının Malazgirt savaşından sonra tamamiyle çözülüşü, Kilikia ovasına, Maraş, Tarsus, Delûk (Ayıntab) ve Urfa'ya kaçan Ermeniler'in büsbütün kendi başlarına bırakılmasına sebep olmuştu. Türk akınları neticesinde bu bölge Bizans'tan ayrıldığı zaman Ermeniler'in yer yer kümelenerek küçük prenslikler kurdukları görülüyor ki, Ruben sülâlesinin kurucusu Ruben; Hetum hânedanının atası Oşin gibi şefler arasında en mühimi olan Philaretos Brakhamios bizi yakından ilgilendirmektedir.

        Philaretos Bizans hizmetinde bulunmuş ve Malazgirt savaşı esnasında Palu (Romanapolis)'daki Bizans kuvvetlerine kumanda etmişti. Diogenes'in düşmesi üzerine yeni imparatoru tanımıyarak Maraş bölgesinde bir prenslik kurmağa girişti. Başıboş, haydut, mâceracı Ermeniler'i etrafına topladıktan başka sekiz bin kadar ücretli Frank'ı da hizmetine aldı ve 20 bin kişilik bir kuvvetle Maraş havâlisine yerleşti. Ahalisinin çoğu Ermeni olan Antakya şehrine el uzatmaya başladı. Antakya Dükü İosep ölünce Philaretos bu şehri işgal için, oradaki taraftarlariyle, halkı tahrike girişti (1073).

        Vaziyetin ciddileşmesi üzerine İmparator Mikhael, İzak Komnenos'u vâlilikle Antakya'ya gönderdi. İzak, karışıklıklarda eli olduğundan şüphelendiği patrik Aemilianus'u İstanbul'a yollamakla duruma kısmen hâkim oldu ise de, galeyanı tamamiyle söndürememişti. Şehrin muhafızları, yeniden ayaklanan ahali tarafından öldürüldüler. İşte o zaman Süleymanşah'ın, karargâhı Birecik'ten hareketle Antakya istikametinde yürüdüğü görülüyor. İzak Süleymanşah'ı durdurmak için, eniştesi Konstantinos ile birlikte karşı çıktı. Muharebede Konstantinos telef oldu, İzak yaralı olarak esir edildi ve sonra Antakyalı'ların verdiği yirmi bin altın fidye karşılığında serbest bırakıldı.

        Süleymanşah bu münasebetle daha güneye inmiş, Mirdâsî Nasr b. Mahmûd'un hâkimiyetindeki Haleb'i kuşatmış, fakar Nasr esasen Sultan Melikşah'ın tâbilerinden olduğunu bildirerek muhasarayı kaldırtmağa muvaffak olmuştu (1074).

        Bu yıllardan itibaren Bizans bütün dikkatini Balkanlar'a çevirmeğe mecbur kaldı. İmparatorluğun Avrupa parçasına arka arkaya patlak veren isyan ve ihtilâller: 1074'de Bulgar ayaklanması, 1075'de Nestor isyanı, 1076'da salgın hastalık ve büyük açlık, 1077'de Nikephoros Bryennios'un isyan ederek birçok yerleri ele geçirmesi ve imparator ilân edilerek İstanbul kapılarına dayanması, devletin bekasını tehdit edecek kadar ağırlık göstermişti.

 

Durumdan faydalanan Türkler Anadolu'yu işgale devam ettiler: 1074'den itibaren Yeşilırmak ve Kelkit havzasını Artuk Bey'in feth ettiği tahmin edildiği gibi, Şarkî Karahisar ile Erzincan ve Divriği havalisinin Mengücük tarafından, şehri hariç Erzurum ile Çoruh bölgesinin Ebu'l-Kasım tarafından zaptedildiği anlaşılmaktadır. Artuk Bey Sivas, Tokat ve Çorum havalisini de aldıktan sonra, Sultan Melikşah'ın emriyle, gördüğümüz gibi, el-Ahsâ bölgesine gitmek üzere 1077'de Anadolu'dan ayrılmıştı.

        Bu sene Artuk Bey'in yerine gelerek fütûhata başlamış olması kuvvetle muhtemel olan Danişmend, Niksar havalisi ile aşağı Yeşilırmak bölgesini, yani Amasya ve civarını sahile kadar açmıştır. Diğer taraftan Gümüştegin adında bir başbuğ Nizib, Âmid ve Urfa civarında Grek ordularını mağlûp ediyordu ki, bunun Melikşah'ın kumandanlarından Gümüş-tegin Candar olması muhtemeldir. Yine bu sıralarda Phrykja şehirleriyle beraber Alaşehir de feth edilmiş olup Ege sahillerinde de Türkler görünmeğe başlamışlardı. Milet yakınında Latros tepesindeki manastır Türkler yüzünden terk edilmişti.

        Bizans imparatorunun Balkanlar'daki başarısızlıkları da Anadolu'da tesirini göstermekte gecikmedi. Mesopotamia (güney Fırat bölgesi) müstesna diğer yerlerdeki Grek kumandanları dağılmış olduğu için Anadolu'da muntazam Bizans ordusu hemen hemen yok gibi idi. O devir Grek tarihçisi Attaleitas'a göre, gerçekten bu kıt'ada "hareket hâlinde bir askerî kuvvet artık mevcut değildi". Anatolik (Konya bölgesi) teminin kumandanı General N. Botaniates fırsattan faydalanarak âciz imparator Mikhael VII. ile onun haris nâzırı Nikephoris'e karşı yürümeyi tasarladı, propagandaya başladı. İstanbul'da halktan, hattâ senato üyelerinden ve din adamlarından hayli taraftar kazandı.

       General Botaniates işlerini ilerlettiği sıralarda kurnaz Nikephoris, gizli faaliyetten haberi olmamakla beraber, şüpheli gözle baktığı Botaniates'i ortadan kaldırmak tedbirlerini aramıyor değildi. Bu maksatla yine Türkler'e başvurdu ve onun yakalanıp bertaraf edilmesi hususunda Süleymanşah ile bir anlaşma yaptı. O zaman Martavkosta adlı Bizans vâlisinin elinden Konya'yı almış, arkasından o civardaki Gevele kalesini Romanos Makri'den zaptetmiş (1077) ve Batı Anadolu'nun mühim şehirlerini fethe girişmiş olan Süleymanşah Botaniates'in İstanbul'a giderken geçmesi muhtemel yol ve geçitleri tuttu. Âsi general, bunun üzerine Kütahya (Kotyaion)'dan itibaren, ana yolları terk ederek, dolaşık dağ patikalarından sür'atle Sakarya kenarına, oradan da İznik (Nikaia)'e ilerledi.

       Türk öncüleri İznik yakınında ona yetiştiler ve büyük ordu gelinceye kadar oyalama savaşına giriştiler. İki kuvvet arasında ezilmek tehlikesine mâruz kalan Botaniates için bizzat Süleymanşah'a başvurmaktan başka çare kalmamıştı. Anadolu'yu fethe memur Türk kuvvetlerinin başbuğu Süleymanşah için hasım tarafın yuvarlanmakta olduğu bâdireden faydalanmak kadar tabii bir şey olamazdı. Bizans idarecilerinin birbirleriyle mücadelelerini körüklemek, düşman ordusunun içinde bocaladığı perişanlığı arttırmak lâzımdı. Süleymanşah da kâh ihtilâlcilere, kâh iktidara yardım elini uzatarak, bu vazifesine devam ediyordu.

       Bu itibarla Botaniates'in aracı olarak gönderdiği Khrisoskul'a iyi yüz göstermekte gecikmedi. Âsi generalin serbestçe İstanbul'a yürümesine müsaade ettikten başka, ayrıca, bu yürüyüşü emniyete almak için, ona kuvvetli bir Türk müfrezesi de verdi. Botaniates İznik üzerinden Bizans başkentine doğru ilerledi. Bu haber üzerine patrik Aemilianus'un tahriki ile Ayasofya'da başlayan ihtilâl hareketi bütün İstanbul'u sardı. Nikephoris kaçtı. İmparator Mikhael ise kardeşi Konstantinos lehine tahttan çekilmekle canını kurtarmak kaygusunda idi. Fakat Konstantinos bunu kabûl etmemiş, Aleksios Komnenos ile birlikte, Kadıköy (Khalkedon)'de bekleyen Botaniates'e katılmıştı. Bizans İmparatorluğu'nun, İstanbul'da giyecek adam bulunmadığı için, ortada kalan tâcı, Boğaziçi kıyılarına kadar Türk himayesinde gelen Nikephoros Botaniates'in başına kondu (3 nisan 1078).


        Böylece Türkler İzmit başta olmak üzere Btihynia kıt'asını işgalleri altına aldılar. Bizans tarihçisi -I. Komnenos'un kızı- Anna Komnena'ya göre bu sırada Karadeniz ile Çanakkale Boğazı, Ege denizi, Akdeniz, Antalya Körfezi ve Adana arasındaki bütün Anadolu, Selçuklu hâkimiyetine girmiş bulunuyordu. Türk kuvvetlerinin bir kısmı garnizonlar kurarak yerleşmişlerdi.

        İstanbul'da yeni imparatorun tâç giymesiyle Bizans'ın dertleri sona ermedi. 1077'de kendini imparator ilân edip Balkanlar'ın altını üstüne getirmekle meşgul general N. Bryennios ile uğraşmak lâzım geldi. Gariptir ki, Anadolu'da Botaniates'e yardım eden Selçuklu Türkleri'ne karşılık, Rumeli'de Bryennios'un dayandığı başlıca kuvvetler de Peçenek Türkleri olmuştu. 1050'de Edirne'yi kuşatıp Trakya'da baskılarını arttırmış olan Peçenekler, Anadolu'daki soydaşları gibi, Bizans'ın durumundan faydalanıyorlar ve bu devletin iç işlerine karışıyorlardı. N. Bryennios'un ordusunda mühim miktarda Peçenek savaşçısından başka, "Türkler" (Türkmenler) de vardı.

       Âsiye karşı İstanbul'dan Aleksios gönderildi. Fakat Bizans askerlerine güvenmeyen imparator Botaniates, koruyucusu Kutalmışoğullarından icabında yeni yardımlar sağlamaya muvaffak olmuştu. Aleksios ile Bryennios arasındaki Calabria savaşında Bizanslılar bozuldu ise de tam zamanında yetişen Süleymanşah kuvvetleri harp tâlihini değiştirdi. Selçuklu süvarileri üç koldan ileri atılarak Bryennios'u esir ettiler.

       Görüldüğü üzere, Anadolu'dan ve Balkanlar'dan ayrı ayrı ağır Türk baskısına maruz kalmış olan Bizans âdeta ihtilâç içinde sarsılıyordu. Halbuki Avrupa, Bizans'ın bu hâle uğrayacağını çoktan sezmişti. Daha Malazgirt savaşını müteakip Türkler'in engelsiz bir şekilde Anadolu'ya girmelerinin Hıristiyanlık bakımından neticelerini hassasiyetle kavrayan VII. Papa Gregorius 9 temmuz 1073'de Bizans imparatoruna yazdığı bir mektupta Ortodoks ve Katolik kiliselerinin anlaşması zamanının geldiğini bildiriyor ve Mikhael'in müsait davranması üzerine bütün hıristiyanlara hitaben 2 şubat ve 1 mart 1074 tarihli meşhur mektuplarını neşrediyordu.

       Gregorius, Haçlı seferlerinin ilk alârmı sayılan bu dâvetinde Türkler'in "tehlikeli" ilerleyişini açıkladıktan ve İslâmların hıristiyanları "koyun sürüleri gibi boğazladıklarını" şiddetli bir dille iddia ettikten sonra, din kardeşlerini kurtarmak üzere, Türkler'e karşı Grek imparatorluğunun yardımına koşmak lüzumunu ilân ediyordu. Bu alârm Papa ile Roma-Germen imparatoru IV. Henri arasındaki anlaşmazlık yüzünden o sırada bir tesir yaratamamıştı.

       Bryennios meselesi cereyan ettiği sıralarda Süleymanşah ve dâimâ beraber çalıştıkları kardeşi Mansur artık kendilerini Boğaziçi'ne kadar Anadolu'nun sahibi sayıyorlar ve fütûhatı tamamlamak üzere maiyetlerindeki Türkmen bey ve reislerini, karargâh yaptıkları Kütahya civarından, batı ve kuzey Anadolu'ya gönderiyorlardı. Bu esnada Sultan Melikşah'ın müdahalesini gerektiren bir hâdise oldu: Başkanlık dâvası yüzünden Kutalmış-oğulları'nın birbirleriyle arası açıldı. Mağlûp olan Mansur İstanbul'a kaçtı.

       Süleymanşah'dan durumu öğrenen Melikşah Bizans'a bir elçi göndererek kaçağın teslimini istedi. Fakat o günlerde Mansur Anadolu'ya dönmüş, kardeşi ile yeniden mücadeleye başlamıştı. Sultan, kardeş nizalarına son vermek üzere, meşhur kumandanlarından Porsuk'u Anadolu'ya yolladı ve savaşta Mansur öldü. Münazaa bittiği zaman, Suriye meliki Tutuş'un maiyetine katılan Türkmen beyleri müstesna, Anadolu'daki Türkmen boyları Süleymanşah'ın emrine girmiş ve o, bilhassa Melikşah tarafından kendisine Anadolu "emirliği" menşuru verildikten sonra, Anadolu'nun tek hâkimi olmuştur. Abbasî halifesi de Süleymanşah'a sancak ve hil'at göndermiş, ona "Nâsır'üd-devle Ebu'l-fevâris" lâkabını vermişti. Süleymanşah müslüman olmayan yerlerde fütûhat yaptığından dolayı Gazi ünvanını da almıştı.

  
       Bu suretle bütün kıt'anın hâkimiyetini elinde toplayan Nâsır'üd-devle Ebu'l-fevâris Gâzi Süleymanşah, fütûhatını bir taraftan Karadeniz kıyılarına, öte taraftan Akdeniz ve Eğe denizine doğru tek elden, sistemli ve daha hızla, genişletmeğe başladı. Bizans ise hâlâ birbirini takip eden isyanlar içinde idi. General Basilakis ayaklanmış, bunun Vardar muharebesinde Aleksios tarafından yakalanarak gözlerinin oyulmasından sonra, Anadolu cihetinde General Kostantinos Dukas kendini imparator ilân ederek isyan bayrağını açmıştı. İmparator Botaniates'in para ve vaadlerle bu isyanı da zararsız hâle getirmesini müteakip patlak veren N. Melissenos ihtilâli Türkler'in Marmara sahillerine kadar Anadolu'da kolayca yerleşmelerini mümkün kıldı.

      General Melissenos o zaman Ege denizi kıyılarına kadar ilerleyen Türkler'in yardımı ile imparator olmağa karar vermişti. Küçük Asya'nın henüz Selçuklular tarafından işgal edilmemiş kale ve şehirlerini dolaştı. Fakat Melissenos bu propaganda seyahatini Türk müfrezeleri himayesinde yaptığı için, hiçbir mukavemete cesaret gösteremeyen bu memleketlerde otomatik olarak Türkler yerleşiyorlardı. Böylece bütün Galatia, Phrykia, Lydia bölgeleri (Orta ve Batı Anadolu) Türk hâkimiyetine geçmiş oldu. Türk kuvvetleriyle birlikte İznik'e de giren (1078) Melissenos İstanbul üzerine yürümeye hazırlanırken, Süleymanşah neticeyi beklemek ve icabında yardıma koşmak üzere Dorylaion (Eskişehir)'da karargâh kurmuş bulunuyordu.

      Botaniates İznik'in geri alınması için Aleksios'u göndermek istedi ise de, görünüşte Melissenos'a fakat, gerçekte Türkler'e karşı açılacak seferin âkıbetini kestiren Aleksios, bu vazifeyi kabûl etmedi. Başkumandanlık, maiyetinde Georgios Palaiologos ile yeğeni Kurtius olmak üzere, nâzır Hadım İoannes'e verildi. İoannes İznik gölü (Ascanius) kenarına kadar geldi ve "Aziz Georgios" kalesini işgal etti. G. Palaiologos ile Kurtius hasım kuvvetlerin Eskişehir civarında bulunduğunu, Melissenos'la uğraşırken Türk ordusunun yetişmek ihtimâli olduğunu, buna göre iki kuvvet arasında kalarak ezilmektense önce Süleymanşah ile savaş yapılmasını teklif ettilerse de, bu tavsiyelere kulak asmayan hadım, İznik'in kuşatılması emrini verdi. Melissenos, bir hafta süren muhasara esnasında vakit kazanmak için, düşmanı oyalıyordu.

      Süleymanşah'ın öncülerinin yaklaştığını öğrenen ve esasen muharebe işlerinden hiç anlamadığı nisbette korkak olan Hadım, ordunun sevk ve idaresini Palaiologos'a devretmek zorunda kaldı. Palaiologos derhal muhasarayı kaldırdı ve çekilmeğe başladı. İznik'teki Türk süvarileri kendilerini hızla tâkibe koyuldular. Süleymanşah'ın yetişmesiyle Bizans ordusunun ric'atı umumî bozgun hâlini aldı. Palaiologos, yaralı hâlde, hem müdafaa ediyor, hem de perişanlığı önlemeğe, dağılan kıt'aları toplamağa çalışıyordu; nihayet kurtardığı bir kısım kuvvetler ile hâlâ dehşet içinde titreyen başkumandanı, İstanbul'a götürmeğe muvaffak oldu.

      Bu savaşın mühim neticesi, Marmara kıyılarının en büyük kalesi olup içinde Botaniates'le beraber Türk kıt'alarının 1078'den beri garnizon kurdukları tarihî İznik şehrinin kesinlikle Türler'e geçmesi olmuştur. Süleymanşah buradan artık çıkmamış, Bizans'ın merkezine doğrudan doğruya yapılacak taarruzlar için pek mükemmel bir üs teşkil eden bu kale-şehri hâkimiyeti altındaki Anadolu'nun başkenti ve ileri harekâtın mihenk noktası yapmıştır (1080).

   Bu tarihten itibaren Türkler Toroslar ve Adana bölgesinden Üsküdar'a kadar bütün eyâletlerde yerleşmişlerdir ve Süleymanşah Boğaziçi'nin Anadolu sahilinde kurduğu gümrük daireleriyle Boğaz'dan gelip geçen gemilerden vergi almaktadır.

        Bu hâdiselerin Uzak-Doğu'ya kadar yankılar uyandırdığı görülüyor. Hakikaten kritik anlarından birini yaşayan Bizans,Türk baskısını hafifletmek emeliyle Çin'de diplomasi faaliyeti göstermiş, Anadolu fütûhatının Büyük Sultan Melikşah'ın emriyle yapıldığını ve onun tarafından desteklenmekte olduğunu bildiği için, doğu sınırları Orta-Asya'ya dayanmış olan Selçuklu İmparatorluğu'na karşı Türkistan cihetinden harekâta teşvik etmek üzere, 1081'de kuzey Çin hükümdarı nezdine bir elçilik hey'eti göndermiştir; fakat teşebbüsten hiç bir netice çıkmamıştır.

        Nikephoros Melissenos'a gelince, bu zat Türk himayesinde olarak İznik'te oturuyor ve Batı Anadolu'nun bir kısmı ismen ona tâbi bulunuyordu. Fakat az sonra Süleymanşah bu araziyi de işgal ederek onun itibârî hâkimiyetine son verdi (1081).

        Üç senelik hâdiseler imparator Botaniates'in, uçuruma doğru giden Bizans'ı kurtarmak iktidarında olmadığını ispat etmişti. Onun zamanında Anadolu elden çıkmış olduktan başka, Balkanlar devamlı isyan ve ihtilâllere sahne olmakta, bunlara karşı hiçbir ciddî tedbir alınamamakta idi. Karadeniz boğazından Çanakkale boğazına kadar Marmara sahillerini ele geçiren "Cesur Süleyman"-şah'ın Kapıdağ yarımadası berzahındaki son Bizans kalesi, Kyzikos'u da zaptedip karşı sahillere atlamak üzere vaziyet aldığı 1081 yılında Bizans çeyrek yüzyıl süren uyuşukluğundan silkinir gibi oldu. Trakya ordusu tarafından imparator ilân edilerek İstanbul'da tâç giyen Aleksios Komnenos'un idareyi ele alması ile esaslı değişiklikler belirdi.

        Komnenos âilesinden İzak'ın bir aralık imparator olduğunu (1057-1059 yıllarında) biliyoruz. Fakat yüz sene devam eden Komnenoslar sülâlesinin kurucusu ve ilk hakikî imparatoru sayılan Aleksios I. Komnenos Bizans'ın kurtarıcılarındandır.

        Aleksios'un Batıda, İtalyan Normanları'nın başı korkunç Robert Giskard tehlikesini önlemek için aldığı çok ciddi tedbirlere karşılık, Boğaziçi'nin Anadolu sahillerine kadar sokulmuş bulunan Selçuklular'a karşı, Nikephoros Phokas ile istişareden sonra, tatbik ettiği müdafaa tarzı hayret edilecek derecede basit görünür. Robert Giskard'ı Arnavutluk kıyılarında durdurmak maksadiyle bütün Batı dünyasını yardıma çağıran Aleksios, beri tarafta Türkler'i Boğaziçi'nden uzaklaştırmak hususunda sadece barakalar şeklindeki karakol kayıkları ile iktifa etmişti.

        Fakat neticede bu pek küçük ölçüdeki madafaa sisteminin büyük masraf ve emeklere bağlı ordular hazırlama ve sevkinden daha tesirli olduğu anlaşıldı. İmparator Aleksios kalabalık ve muntazam Bizans ordularının, az sayıda süvarilerden kurulu fevkalâde sür'atli ve oynak Türk kuvvetleriyle başa çıkamadığını tecrübelerine dayanarak iyi biliyordu. İmparatorun kızı, tarihçi Anna Komnena bunu, Bizans orduları kendilerini "ayaklar altında kum gibi" ezen Türkler'e karşı savaşmak cesaretini artık gösteremiyorlardı, şeklinde ifade etmektedir. Böylece, Bizans imparatoru, büyük harekât yaparak Türk ordularını kendi üzerine çekmemek, mevcut kuvvetini bir anda kırdırmamak gayesiyle, tesiri gayet dar bir sahada kalan bir nevi gerilla savaşı vermeyi tercih etmişti.

 Barakalı karakol kayıkları gece karanlığında gizlice Anadolu yakası kıyılarına yanaşıyor, içlerinden çıkan Bizans'ın en cesur askerleri Khomatene'lerden (Phrykia ve Laodikia birlikleri) 8-10 kişilik gruplar Türk mevzilerine âni baskınlar veriyor ve çabucak barakalarına dönerek denize açılıyorlardı. Gecenin belirli olmayan saatlerinde, fakat günlerce devam eden bu hâl neticesinde bir iki adım gerileyen Türk kuvvetlerini bıraktıkları mevzilerde Bizanslılar yuvalar vücuda getirdiler ve pusular kurarak, tek başına veya müdafaasız yakaladıkları Türkler'i ortadan kaldırmağa başladılar; faaliyetlerini yavaş yavaş genişlettiler ve küçük Türk müfrezeleriyle çarpışmalara giriştiler.

        Durum bu kadar bir gelişme kaydedince, Aleksios barakalara ellişer süvari bindirilmesini icabında derhal denize açılmak şartiyle, gündüzleri dahi mücadelelerde bulunmasını emretti. Başlangıçta hiç mühimsenmemiş, hatta Türk kuvvetlerinin takviyesine bile lüzum göstermemiş olan bu tazyik sonunda Türkler Boğaziçi'nden uzaklaşarak İzmit'e doğru çekilmişlerdi. Sonra Aleksios o zaman Kilikia cephesinde bulunan Süleymanşah'a müracaatla vergi karşılığında barış istedi. Anlaşma oldu: Kocaeli yarımadasındaki Drakon çayı iki memleket arasında sınır kabul edildi. Süleymanşah aynı zamanda imparatora yardım edecekti (1082).

        Bu andlaşma Aleksios hesabına bir başarı idi. Çünkü Balkanlar'daki Norman tehlikesine karşı koyabilmek için Selçuklular tarafını emniyete almış bulunuyordu. Bundan sonra Süleymanşah andlaşma gereğince, Kamyr (Yağmur) kumandasında yedi bin kişilik Türk kuvveti göndererek Aleksios'un Normanlar'ı İtalya'ya kadar püskürtmesine yardım etti (1083). Süleymanşah, bu seneler içinde Anadolu'da ayrı noktalar hâlinde kalan Bizans kalelerinin fethi ile meşgul olmuş, bu arada Tarsus'u (1082'de), Adana, Misis, Anazarva (Ayn-ı Zarba) ile Kilikya'nın diğer bazı şehirlerini zaptetmiş (1083), Malatya'yı da haraç vermeğe mecbur tutmuştu.

        Kilikia'da Philaretos tarafından bir Ermeni prensliğinin kurulduğunu yukarıda söylemiştik. Kendine Bizans'ın temsilcisi süsü vererek Grek ahaliyi memnun ederken, oralara ara sıra uğrayan Türk müfrezelerine, hediyeler takdimi ve binbir dalavere ile, bir müttefik gibi görünen mâceracı ve haşin Philaretos, Bizans ordularının dağılması ve Türkler'in başka yerlerde fazlaca meşgul olmasından faydalanarak hâkimiyet sınırlarını genişletiyordu. 1074'te Malatya'yı ele geçirmiş, sonra Palu, Harput (Khartpert), Ayn-ı Zarba, Tarsus, Misis, Elbistan, Raban, Kaysun'a hâkim olmuş, nihayet Bizans vâlisinin elinden Urfa'yı, çoğu Ermeni olan ahalisini ayaklandırarak, almıştı.

        Philaretos Urfa'yı daha sonra oğlu Barsam'ın idaresine verdi ve gözlerini Antakya'ya çevirdi, 1078'e kadar burada dük bulunan İzak Komnenos yeni imparator tarafından İstanbul'a çağrılmış, yerine Ermeni senyörlerinden biri tâyin edilmişti. Bu zâtın Antakya çarşısında Grekler tarafından öldürülmesi, Philaretos'un eski hülyalarını gerçekleştirmesine vesile oldu: maktûl dükün askerleri ve ileri gelenler tarafından dâvet edildi ve şehri teslim aldı. Ancak, Türkmen kuvvetlerinin de kaynaştığı bu bölgede prenslik ve sâir gibi teşekküllere rağmen durum hiç te normal değildi.

       Tarihçi Urfalı Mateos'un 1079 yılına tesadüf eden müşahedesine göre, "Tarsus, Maraş, Delûk (Ayıntab)'a kadar her tarafta karışıklık hüküm sürüyordu. Aç kalmış asiller, reisler şurada burada dolaşarak ekmek dileniyorlardı. Yollar insan ölüleri ile dolmuş, cesetler üzerine kuşlar üşüşmüştü". Kilikya'nın fecî duruma düşmesinde bizzat Ermeniler'in büyük payı vardı. Bu bakımdan, Philaretos iyi bir örnek teşkil etmektedir. Hâkimiyet uğrunda her şeyi mübah sayan, yalnız hasımlarına değil, teb'asından olan Grekler'e, hattâ soydaşı Ermeniler'e en bayağı ve zalimâne muameleleri revâ gören ve siyaset icabettirdikçe mezhep ve din değiştiren bu adam, hiç kimse tarafından sevilmemiş, kendi yurttaşlarının ağır suçlamalarına hedef olmuş ve gaddarlığı yüzünden oğlunun bile hiyanetine uğramıştı.

O, elindeki toprakları muhafaza edebilmek için, bir taraftan Bizans İmparatoru Botaniates'e tâbiiyet arzederek Antakya düklüğü vazifesi ve Sebastos gibi ünvanlar alırken, diğer taraftan Musul ve Haleb hükümdarı Şerefü'd-devle Müslim'e, Anadolu hâkimi Süleymanşah'a, Suriye meliki Tâcü'd-Devle Tutuş'a vergiler ve hediyeler veriyor, Büyük Sultan Melikşah'a da ayrıca hediyeler ve bağlılık mektupları gönderiyordu. 1084 senesinde Urfa vâlisi olan oğlu ile arası açılmış ve Barsam yakalanarak hapsedilmişti.

         Bu muameleden üzgün ve umumiyetle babasının hareketlerinden şikâyetçi olan Barsam, babasının Antakya'daki şıhnesi (vâlisi) Müslüman İsmail ile gizlice anlaşarak, Anadolu melikini bu şehri zapta dâvet etmeye karar verdi. Hapishaneden kaçtı, İznik'e gitti ve Süleymanşah'ı Antakya üzerine teşvik etti. Süleymanşah yeter miktarda kuvvetle, kimseye sezdirmemek için, yalnız geceleri ilerleyerek on iki gün içinde Antakya'ya geldi. Kararlaştırılmış noktalardan sessizce 280 kişiyi surlara çıkardı.

         Ermeniler'den nefret eden ahali karşı koymayarak, Habib Neccar dağına ve iç kaleye çekildi. Philaretos'un askerleri de kaçıyorlardı. Ertesi gün beliren küçük direniş Moncukoğlu kumandasındaki kuvvetler tarafından kırıldı. Bizans'ın Suriye'deki son hristiyan kalesi olan bu mühim şehir zaptolundu (1084 aralık ayının ilk haftası). Süleymanşah halka iyi davrandı, esirleri serbest bıraktı, ahalinin malına el sürdürmedi. Meşhur Kısiyan kilisesi camie çevrilerek yüz yirmi müezzinin aynı zamanda okuduğu ezan ile ilk Cuma namazı kılındı. 12 Ocak 1085'de iç kalenin de teslim alınışından sonra, Süleymanşah Antakya'ya tâbi bulunan Ayıntab, Artah, Bagras, İskenderun, Süveydiye ve diğer kasaba ve kaleleri birer birer işgal etti. Müteakiben başarılarını Büyük Sultana müjdeledi. Melikşah'ı çok memnun eden bu zafer bütün İslâm ülkelerinde heyecanla kutlanmıştır.

         Antakya'nın âkıbetini duyan Philaretos Ceyhan'da Honi'ye gitmekten başka çare bulamadı. Buradan da Poltaci (Baltacı?) tarafından kovalandığından Maraş'a iltica etti. Bir müddet sonra, 1085'de Honi, Göksun, Elbistan, Keysun ve nihayet Maraş'ı Poltaci işgal ettiği zaman Philaretos Urfa'ya oğlunun yanına gitmek zorunda kalmış, fakat kendisinden nefret eden Urfalılar'dan yüz bulamayınca, bir kaleye olsun yerleşebilmek ümidiyle Melikşah'ın yanına gitmeye karar vermişti. Başlangıçta iyi kabûl görmeyen Philaretos'a, Urfa'nın Selçuklular tarafından zaptını (Şubat 1087) müteakip ve büyük sultanın huzurunda törenle Müslüman olduktan sonra Maraş şehri verilmiştir.

         Philaretos'a tâbi Harput şehri Çubuk Bey tarafından zaptolunmuş ve bu bey ayrıca Eğin, Arapkir, Çemişkezek ve Hanzid (Palu-Genç) bölgesini ele geçirmiştir.
Diğer taraftan Çankırı'yı fethetmiş olan Karategin fütûhatını sahile doğru genişleterek Sinop'u muhasara ve zaptetmişti. Efes şehri ile Ege sahilleri bölgesi Tanrıvermiş Bey'in, İzmir ve civarıyle adalardan bir kısmı Çakan Bey'in hâkimiyeti altında idi.
Böylece Süleymanşah'ın vefatından önceki günler Antakya'dan Karadeniz'e, Ege denizine ve Çanakkale'ye kadar bütün memleket -tabiatiyle bazı kalelerle sahillerdeki tahkimatlı şehirler hariç- Türk hâkimiyetine girmiş ve Büyük Selçuklu İmparatorluğuna bağlanmıştır.

Kafkasya Seferleri
 Sultan Melikşâh 1076 yılında Gürcistan'a ilk seferini yapmış ve bütün Kafkasya'nın idaresini kumandanlarından Emîr Savtegin'e vermişti. Ancak Savtegin'in, Gürcüler karşısında başarısızlığa uğraması üzerine, Sultan Melikşâh 1078-79 yılında Gürcistân'a ikinci bir sefer tertiplemek zorunda kaldı. Emîr Savtegin'in başarısızlığı daha sonra da devam etmiş, Gürcülerin yanı sıra Bizanslılar da harekete geçmişti.

       Sultan Melikşâh bu sefer Emîr Ahmed'i bu bölgeye gönderdi. Emîr Ahmed Kars'ı alarak Türk idaresi altına soktu (1080). Ebû Ya'kûb ve İsâ Böri adlarındaki Türk emîrleri de Çoruh vâdisi ve Trabzon'a kadar Karadeniz sâhil mıntıkasını ele geçirdiler (1080). Sultan Melikşâh 1086 yılı başlarında tekrar Kafkasya'ya yürüdü. Ani emîri, Menuçehr Ebu'l-Fazl ve Şîrvân Meliki Feriburz da itâatlarını bildirerek, yıllık vergi ödemeyi kabul ettiler. Sultan Melikşâh Karadeniz sâhillerine kadar ilerledi. Selçuklu emîri Bozan da Gence'yi ele geçirerek Şeddâdîlerin buradaki hâkimiyetine son verdi.

 

Kutalmışoğulları
Malazgirt savaşından sonra sultan Alp Arslan'ın buyruğu ile Anadolu içlerine akınlar yapan Türk emîrleri Sultan Melikşâh zamanında da bu görevlerine devam ettiler. Türk emîrleri Bizans'taki iç karışıklıklardan sahalarını İzmit'e kadar genişletmişlerdi. Bu sırada Kutalmış-oğulları Anadolu'nun güneyinde Birecik ve Urfa taraflarında kendilerine yaşama imkânları sağlamağa çalışıyorlardı. Sultan Melikşâh tarafından Artuk Bey'in Anadolu'dan geri çağırılmış bulunması, soylarının yüceliği bakımından onlara her halde Anadolu'da bulunan Türkmen grupları üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmak ümidini vermişti.

       Nitekim bu ümitleri boşa çıkmadı, onlar Anadolu'da Bizans hududları civarında kendilerine çok uygun bir faâliyet sahâsı buldular. Gâyeleri de amcazâdeleri gibi bir devlet kurmaktı. Sultan Melikşâh ise, Suriye'de olduğu gibi Anadolu'daki bu yeni gelişmeyi de zamanında idâresi altına almak için harekete geçmiş ve buraya Emîr Porsuk'u göndermişti.
Bu emîr yapılan savaşta Kutalmış-oğlu Mahsûr'u öldürmüş, fakat başkaca bir netice elde edemeyerek geri dönmüştü. Ağabeysinin ortadan kalmasından sonra Kutalmış oğlu Süleymânşâh'ın durumunun kuvvetlendiği anlaşılıyor.

      Nitekim Süleymânşâh, Bizans'taki taht mücâdelelerinden istifâde ederek İznik ve terâfındaki kaleleri ele geçirmiş, bu suretle Türkiye Selçuklu Sultanlığı'nın temellerini atmıştı (1075-1080). Süleymânşâh batıda olduğu kadar doğuda da fetihler yapıyor ve daha sonra Ermeni Philaretos'un elinde bulunan Antakya'yı ele geçiriyordu (1084-85). Onun Marmara sâhillerinden Antakya'ya kadar hâkimiyet sahâsını genişletmesi, pek yakın bir gelecekte Büyük Selçuklular ile çatışmasını mukadder kılıyordu. Nitekim Haleb'i muhasara etmesi üzerine, Melik Tutuş beraberinde Artuk Bey olduğu halde harekete geçti. Haleb civarında yapılan savaşta mağlûp olan ve savaşı kaybeden Süleymânşâh olmuştu (4 Haziran 1086).

Çaka Bey

       Diğer taraftan Emîr Çaka 1081 yılında İzmir taraflarını fethederek burada küçük bir beylik kurdu. Çaka Bey bölgedeki Türkleri kısa sürede etrafına toplayarak bir kuvvet meydana getirdiği gibi yerli halktan da faydalanmak suretiyle bir donanma kurmayı başardı. Bu zeki ve cesur Türk beyi Ege Denizi'ndeki adaları fethe başladı ve 10 yıl gibi kısa bir sürede Ege Denizi'nin en kuvvetli gücü hâline geldi.

       Çaka Bey, İstanbul'u zabtetmek için bu sırada Balkanlara hâkim olan Peçenek başbuğları ile temasa geçti. Edirne'de Peçenekler, Ege denizinde Çaka'nın donanması ve Marmara sâhillerinde Selçuklular tarafından üç ağızlı Türk kıskacı arasına alınmış olan Bizans'ın 1091 ilkbaharındaki durumu, Fâtih'in İstanbul'u fethinden hemen önceki günleri hatırlatıyordu. Bizans imparatoru Avrupa hristiyan dünyâsına mürâcaata başlamış idi ki, bu ricâ Haçlıların bir an evvel harekete geçmelerini sağlamıştır. Ancak Bizans imparatorunun entrikaları sonunda Çaka Bey 1094 yılında Türkiye Selçuklu sultanı I. Kılıç Arslan tarafından öldürüldü.

Mervani Devleti'nin Ortadan Kaldırılması
    Vezîr Nizâm ül-Mülk'ün damadı olan devrin ileri gelen devlet adamlarından Fahr üd-Devle Muhammed b. Cüheyr, Mervânî Devleti'nin zenginliğini ileri sürerek Diyarbekir bölgesine yapılacak bir sefer için Sultan Melikşâh'ı teşvîk ve iknâ etmişti. Sultan Melikşâh, Diyarbekir emîrliğini Fahr üd-Devle'ye vermiş, Artuk Bey ve Arap emîri Seyf üd-Devle'nin de bulunduğu büyük bir orduyu Diyarbekir'e göndermişti (1084).

       Bu Selçuklu ordusu Âmid (Diyarbekir), Meyyâfârıkîn gibi büyük şehirleri de zabtederek Diyarbekir bölgesine hâkim oluyor, böylece Mervânî Devleti'ni ortadan kaldırıyordu (1085). Sultan Melikşâh, Mervânî Devleti'nin yardımına koşan Musul emîri Şeref el-Devle Müslim'e de kızmış ve Musul üzerine yürüyerek şehri teslim almıştı. Ancak bu sırada Horasan'da kardeşi Tekiş'in isyan etmesi üzerine, Şerefü'd-devle Müslim'i yerinde bırakmıştı. Sultan Melikşâh daha sonra Tekiş'e karşı harekete geçmiş ve sığınmış olduğu Tirmiz kalesinden zorla indirerek gözlerine mil çektirmiş ve hapsettirmişti (1085). Böylece kendisini dış fetihler sırasında engelleyen önemli bir rakibini ortadan kaldırıyordu.

Melikşah'ın Halep ve Güney Anadolu Seferi
   Melik Tutuş, Süleymanşah'la yaptığı savaşı kazandıktan sonra Haleb'e yürümüştü. Sultan Melikşâh ise, Haleb hâkiminin davetini ve Süleymanşah'ın ölümünü haber aldığı zaman, büyük bir ordu ile Isfahan'dan harekete geçti (Eylül 1086). Musul ve Harrân üzerinden ilerleyerek Emîr Bozan'ı Urfa'nın fethiyle görevlendirdikten sonra Ca'ber kalesi ve Münbic şehrini zabtetti, Haleb'e doğru yürüdü.

      Sultah Melikşâh 3 Aralık 1086'da Haleb'e girerek şehre hâkim oldu. Diğer taraftan Emîr Bozan üç ay süren şiddetli bir kuşatmadan sonra 28 Şubat 1087'de, Bizans'ın yüksek hâkimiyetini tanıyan Philaretos'un oğlu Barsam'ın idâresindeki, Urfa'yı fethediyordu. Sultan Melikşâh Haleb'den Antakya'ya yöneldi ve oradan Süveydiye'ye kadar ilerleyerek Akdeniz'in suları ile karşılaştı. Antakya'ya Yağıbasan'ı, Haleb'e Aksungur'u ve Urfa'ya da Bozan'ı vali tayin etti. Daha sonra Sultan Melikşâh Bağdad'a gitti.

      Abbâsî halîfesi Muktedî parlak bir kabûl resmi ile sultanla tanıştı (1087). Bu merâsim sırasında halîfenin emri ile Melikşâh'a "Doğu ve Batı'nın hükümdârı" alâmeti olarak iki kılıç kuşatıldı. Ayrıca Melikşâh'ın Isfahan'dan getirilen kızı Mahmelek Hâtûn muhteşem bir düğünden sonra halîfe ile evlendirildi

Karahanlı Devleti'nin İtaate Alınması
    Sultan Melikşâh batıda olduğu kadar doğuda da Selçuklu Devleti'nin topraklarını genişletiyordu. Doğudaki Karahanlılar üzerine yapılan seferin dış görünüşü, Batı Karahanlı hükümdârı Ahmed Hân'ın ulemâ ile arasındaki geçimsizlik ve ulemânın Sultan Melikşâh'ı daveti idi. Hakîkatte Melikşâh bütün İslâm ülkelerini birleştirmek siyâsetini güdüyordu. Nitekim bu fırsattan istifâde ederek 1088 yılı başlarında sefere çıktı ve Buhârâ'yı aldı, daha sonra Semerkant'ı muhasara etti.

       Ahmed Hân mukâvemete çalıştıysa da, şehir Selçuklu ordusu tarafından ele geçirildi ve Ahmed Hân esir edilerek Isfahan'a götürüldü. Bu sûretle Batı Karahanlılar Devleti Selçuklulara bağlanmış oldu. Sultan Melikşâh Semerkant'tan Özkent'e kadar ilerleyerek Doğu Karahanlı hükümdarı el-Hasan b. Süleymân'ı da hâkimiyetini tanımak zorunda bıraktı.

       Melikşâh her iki Karahanlı Devleti'ni de itaat altına aldıktan sonra 1090 yılında Isfahan'a döndü. Fakat kısa bir süre sonra muhtemelen aynı yıl içinde, Karahanlı ordusunda önemli bir yeri olan Çiğillerin sebep olduğu isyan, Sultan Melikşâh'ı ikinci defa Karahanlılar üzerine sefere mecbur etti. Melikşâh bu sefer sonucu tekrar Karahanlı ülkelerini itâat altına almış oldu.

Yemen ve Aden'in Fethi
Sultan Melikşâh Bağdad'ı ikinci ziyareti sırasında (Kasım 1091), birçok Türk beylerini yanına çağırmış ve onlarla yeni yapacağı fetihler için görüşmelerde bulunmuştu. Bu sırada Sa'd el-Devle Gevher-âyîn ile kumandanlardan Turşek ve Yarımkuş (Yorunkuş)'u Yemen ve Aden'in fethine gönderdi. Emîr Turşek ve Emîr Yarınkuş sür'atle Yemen ve Aden bölgesini Selçuklu Devleti topraklarına kattılar (1092).

        Sultan Melikşâh devrinin önemli meselelerinden birisi Selçuklu Devleti içinde İsmâilî faaliyet merkezlerinin ortaya çıkması idi. İsmâilî da'îlerinden Hasan Sabbâh gizli olarak yürüttüğü faaliyetler neticesi Kazvîn yakınındaki Elburz dağlarında Alamût kalesini ele geçirmişti (4 Eylül 1090). Sultan Melikşâh Alamût ve Kuhistân'daki İsmâilîlere karşı Yoruntaş, Arslantaş ve Kızılsarg gibi kumandanlarını göndermişti. Ancak onun ölümü ile İsmâilîlere karşı sürdürülen harekât durmuştu (1092).

Nizam ül- Mülk'ün Öldürülmesi
  Sultan Alp Arslan zamanından beri Selçuklu Devleti'nin vezîrliğini yapan Nizâm ül-Mülk ile Sultan Melikşâh'ın arası açılmıştı. Bunun muhtelif sebepleri vardı. Sultan'ın eşi Terken Hâtûn dört yaşında oğlu Mahmûd'u veliahd yapmak istiyor. Nizâm ül-Mülk ise veliahd olan Berkyaruk'u destekliyordu. Bu durum Terken Hâtûn'un onun aleyhinde çalışmasına yol açıyordu.

       Ayrıca Nizâm ül-Mülk'ün oğulları, torunları ve akrabaları devletin birçok kademelerinde görev almışlar, sultanın yakın adamlarına karşı biraz sert davranışlarda bulunmuşlardı. Nizâm ül-Mülk'ün fazla nüfuz kazanması ve onun yerine göz dikenler de sultan ile vezîrin arasının açılmasında önemli rol oynamışlardı. Bu anlaşmazlığa rağmen o görevinden azledilmemişti. Nihâyet Nizâm ül-Mülk Isfahan-Bağdad yolu üzerinde Sıhne mevkiinde İsmâilî fedâisi bir Deylemli bir genç tarafından öldürüldü (14 Ekim 1092).

Melikşah'ın Öldürülmesi

       Sultan Melikşâh Bağdad'da iken torunu Ca'fer'i halîfelik veliahdı yapmak istemiş, bu sebeple Halîfe Muktedî ile arası açılmış ve ondan acele Bağdad'ı terk etmesini istemişti. Ancak bu emir tatbik mevkiine konmadan önce Melikşâh zehirlenerek öldürüldü (19 Kasım 1092).

       Bu zehirlenme olayında; halîfeden intikam almak isteyen Nizâmü'l-Mülk taraftarlarından ve oğlunu sultan yapmak isteyen Terken Hâtûn'dan şüphelenilmiştir. Sultan Melikşâh otuzsekiz yaşında ölmüş ve geride Kaşgâr'dan Boğaziçi'ne, Kafkaslar'dan Yemen'e ve Aden'e kadar uzanan büyük bir devlet bırakmıştı.

Sultan Berkyaruk
Sultan Melikşâh'ın ölümünden sonra, eşi Terken Hâtûn, tasarrufundaki hazîne ile emîrlerin biatını ve halîfenin tasdikini sağlamış ve dört yaşındaki oğlu Mahmûd adına Bağdad'da hutbe okutmağa muvaffak olmuştu (25 Kasım 1092). Terken Hâtûn bununla yetinmeyerek Emîr Kur-Boğa'yı Isfahan'da bulunan veliahd Berkyaruk'u yakalamak için göndermiş, kendisi de ordu ile bu emîri izlemişti.

       Nizâm ül-Mülk taraftarları (Nizâmiye) da Berkyaruk'u Isfahan'dan kaçırarak aynı yıl içinde Rey şehrinde sultan ilân ettiler. Selçuklu tahtını ele geçirmek isteyen iki taraf arasında Berûcird'de şiddetli bir savaş oldu. Berkyaruk, Terken Hâtûn'un ordusundaki bazı emîr ve askerlerin kendi tarafına geçmesiyle, bu savaşı kazandı (Ocak 1093). Terken Hâtûn ve Mahmûd Isfahan'a çekildiler.

       Berkyaruk onları bu şehirde uzun süre muhasara etti. Neticede Isfahan ve Fars Terken Hâtûn ve oğlu Mahmûd'a bırakılarak, Berkyaruk da sultan tanınmak ve geri kalan vilâyetlere hâkim olmak şartıyla bir anlaşmaya vardılar.

Berkyaruk-Tutuş Mücadelesi
 Terken Hâtûn daha sonra Beryaruk'dan dayısı ve Azerbaycan valisi İsmâil b. Yâkûtî'yi isyana teşvik etti. İsmâil, Kerec yakınlarında yapılan savaşta Berkyaruk'a yenildi (Ağustos 1093) ve Terken Hâtûn'un yanına çekildi. Ancak İsmâil, onun beraberindeki emîrler ile anlaşamadığından Berkyaruk'un annesi olan kızkardeşi Zübeyde Hâtûn'un yanına gitti. Fakat Berkyaruk hakkında kötü niyet beslediği anlaşıldığından emîrler tarafından öldürüldü (Eylül-Ekim 1093). Terken Hâtûn bir türlü saltanatı ele geçirmek hususundaki hırsından vazgeçmiyordu. Nitekim o diğer bir taht iddiacısı Suriye Melîki Tutuş'u Isfahan'a çağırdı. Tutuş, kardeşi Melikşâh'ın ölümünü haber aldığı zaman, Rakka şehrini ele geçirmiş ve burada sultanlığını ilân etmişti (Şubat 1093).

       O Urfa valisi Bozan, Haleb valisi Aksungur ve Antakya valisi Yağı-basan'ın itâatini sağlayıp, Rahbe, Hâbur bölgesi ve Nuseybin'i işgal ve Musul'u zabtettikten sonra (Nisan 1093), Selçuklu tahtını ele geçirmek için Azerbaycan'a doğru yürüdü. Ancak Emîr Aksungur ve Bozan'ın Berkyaruk tarafına geçmesiyle kuvvetinden çok şey kaybeden Tutuş yeniden ordusunu takviye etmek maksadıyla Dımaşk'a geri dönmeğe mecbur oldu (Aralık 1093). Berkyaruk bu sırada Bağdad'a girmiş ve adına hutbe okutmuştu (Mayıs 1094). Tutuş daha sonra yeni bir ordu toplayarak tekrar harekete geçti ve önce ihanetlerini unutamadığı Emîr Aksungur ve Bozan'dan intikamını aldı, yakalanan bu iki emîr öldürüldü (Mayıs 1094).

      Tutuş, Ahlât, üzerinden Azerbaycan'a giderek bu bölgeyi hâkimiyeti altına aldı ve Hemedân'a doğru yürüdü. Terken Hâtûn'un onunla birleşmek teşebbüsü hastalığı sebebiyle gerçekleşemedi ve Isfahan'da öldü (Eylül-Ekim 1094). Diğer taraftan yanında az sayıda asker bulunan Berkyaruk, Tutuş'un öncü kuvvetlerine mağlûp olarak Isfahan'a sığındı. Bu mağlûbiyet haberi üzerine Abbâsî Halîfesi Mustahzir Billâh Bağdad'da Tutuş adına hutbe okuttu. Berkyaruk ise kardeşi Mahmûd'un emîrleri tarafından Isfahan'da yakalandı.

      Bu sırada Mahmûd'un çiçek hastalğına yakalanarak ölmesi (Ekim-Kasım 1094) yanındaki emîrlerin Berkyaruk'u sultan tanımalarına sebep oldu. Berkyaruk ile Tutuş arasındaki kesin savaş Rey şehri civarında yapıldı (26 Şubat 1095). Kötü davranışları sebebiyle Tutuş'a kırgın olan emîr ve askerlerden büyük bir kısmı Berkyaruk tarafına geçtiler. Neticede mücadeleyi kazanan Berkyaruk oldu ve Tutuş savaş alanında öldürüldü

Berkyaruk'un Doğu'daki Başarıları
     Berkyaruk batıda rakipleri ile saltanat mücadelesi yaparken, devletin doğusunda bir diğer hanedan azası amcası Arslan Argun bağımsızlığını ilân etmiş, Merv, Tirmiz ve Nîşâbûr gibi şehirlere hâkim olarak nüfuz bölgesini genişletmişti. Berkyaruk batıda kendisine rakip olanları ortadan kaldırdıktan sonra Arslan Argur'un işini bitirmeğe karar verdi. Bu maksatla da öteki amcası Böri-Bars'ı onun üzerine gönderdi. Böri-Bars önce başarı kazandıysa da, daha sonra Herât civarında yapılan savaşı kaybetti.

       Arslan Argun bir süre sonra Böri-Bars'ı boğdurdu (1095). Sultan Berkyaruk kendisi harekete geçtiği sırada, Arslan Argun bir kölesi tarafından öldürüldü (3 Şubat 1097). Berkyaruk kardeşi Sencer'i Horasan'a "melik" tayin etti. Aynı yıl içinde, yine Selçuklu ailesinden "Emîr-i emîrân" lâkabını taşıyan Muhammed b. Çağrı, muhtemelen Gaznelilerin yardımı ile, isyân etti ise de, Sencer tarafından mağlûp edildi. Karahanlılar Devleti de Berkyaruk'a bağlılıklarını tekrarladı. Berkyaruk Batı Karahanlı Devleti'nde üç hükümdarın tahta çıkarılmasında rol oynamıştı. Kardeşi Muhammed Tapar'a ise Gence ve çevresinin idaresini verdi.

I. Haçlı Seferi
  Sultan Berkyaruk devrinin önemli olaylarından birisi hiç şüphesiz Haçlı Seferleri'nin başlaması idi. Türkleri ve Müslümanları Anadolu'dan atmak ve Kudüs'ü ele geçirmek maksadıyla Avrupa'dan harekete geçen I. Haçlı ordusu, Türkiye (Anadolu) Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan'ı mağlûp ettikten sonra Antakya'ya kadar ilerlemiş ve bu şehri kuşatmıştı. Şehrin valisi Yağı-basan etrâfındaki emîrlerden ve Sultan Berkyaruk'dan yardım istedi. Berkyaruk, Musul emîri Kür-Boğa'yı Haçlılar üzerine bir seferle görevlendirdi.

        Selçuklulara tâbi diğer kuvvetler ile birleşen Kür-Boğa Haçlıların eline geçmiş olan Urfa'yı kuşatarak zaman kaybetti. Bu sırada bir Ermeni dönmesi Fîrûz'un ihâneti netîcesi, Haçlılar Antakya'ya girdiler (Haziran 1098) ve şehirdeki Türk ve Müslüman halkı kılıçtan geçirdiler. Emir Kür-Boğa'nın idaresindeki birleşik Selçuklu ordusu, Suriye melik ve emîrlerinin geçimsizliği ve birbirlerine güvensizlikleri yüzünden Antakya önünde Haçlılara mağlûp oldu (28 Haziran 1098).

        Ordusu dağılan Kür-Boğa Musul'a çekildi. Haçlılar ise bu yenilgiden sonra Kudüs'e ilerlemiş, Selçuklulardan Fâtimîlere geçmiş olan bu şehri işgâl etmişlerdi (1099). Böylece Haçlılar, Müslümanlar arasındaki çekişmelerden yararlanarak, Anadolu, Suriye ve Filistin'de krallık ve kontluklar kurmağa muvaffak oldular

Muhammed Tapar'ın İsyanı
   Sultan Berkyaruk'un iç düzeni sağlamasından uzun süre geçmemişti ki, Gence valisi olan kardeşi Muhammed Tapar'ın isyânı ile karşılaştı. Muhammed bilhassa daha önce Berkyaruk'un vezîri olan Müeyyed el-Mülk tarafından isyana teşvik edilmişti. O önce Azerbaycan'ı zabtederek Rey civarına kadar ilerledi ve bu şehre girmeğe muvaffak oldu (20 Eylül 1099). Berkyaruk askerlerinin Muhammed tarafına geçmesi üzerine karşı koyamayacağını anlamış ve neticede Huzistân'a çekilmişti.

        Bu sırada Berkyaruk'un annesi Zübeyde Hâtûn, Muhammed'in vezîri Müeyyed el-Mülk tarafından Rey şehrinde boğdurulmuştu. Berkyaruk Irak emîrlerinin kendi tarafına geçmesiyle yeni bir ordu meydana getirdi ve Bağdad'da adına tekrar hutbe okundu. İki taraf arasında yapılan ilk savaş Berkyaruk aleyhine sonuçlandı (16 Mayıs 1100).

        Berkyaruk yardım bulmak maksadıyla Horasan'a gitti ise de, bu bölgenin hâkimi Sencer kardeşi Muhammed Tapar'ı tercih etmişti. Berkyaruk tekrar Huzistân'a gelerek burada kendine taraftar buldu. İki taraf Hemedan civarında tekrar karşılaştılar (Nisan 1101). Bu savaşta bozguna uğraşan ve Horasan'a kardeşi Sencer'in yanına giden Muhammed Tapar oldu.

        Ayrıca vezîri Müeyyed el-Mülk, Berkyaruk'un eline esir düşerek öldürüldü. Savaş sonrası çok sayıda askere sahip olan Berkyaruk Bağdad'a geldi, fakat o büyük kuvvetten belki de malî güçlükler yüzünden istifade edemedi. Muhammed ve Sencer ile teşkil ettikleri bir ordu ile Bağdad'a doğru ilerlediler. Berkyaruk Bağdad'ı terk ederek Huzistân'a çekilmeğe mecbur kaldı. İki taraf orduları Rûdrâver'de üçüncü defa karşı karşıya geldiler.

        Fakat araya Mustazhir ve âlimlerin girmesi yeni bir savaşı önledi. İki kardeş bir anlaşma yaptılar (23 Aralık 1101). Buna göre; Berkyaruk "sultan", Mahammed Tapar ise "melik" olarak tanındı. Muhammed, Errân, Azerbaycan, Diyarbekir, el-Cezîre ve Musul'a hâkim oldu. Berkyaruk geri kalan bütün bölgeleri idare edecekti. Bu anlaşmadan memnun olmayan Muhammed Tapar iki-üç ay sonra tekrar hükümdarlık alâmeti olarak beş "nevbet" çaldırdı ve sultanlığını ilân etti. Sultan Berkyaruk derhal onun üzerine yürüdü ve Rey'de yapılan dördüncü savaşı da kazandı.

        Mahammed kaçarak Isfahan'a sığındı. Berkyaruk dokuz ay süreyle onu muhasara ettiyse de, bir başarı sağlayamadı. Muhammed Isfahan'dan kaçarak (1103), Azerbaycan'da yeniden bir ordu topladı. İki taraf arasında beşinci ve son savaş, Rey şehri önünde oldu (Mart-Nisan 1103), Muhammed savaşı kaybederek kaçmayı tercih etti. Ancak Berkyaruk artık hastalanmış ve savaştan bıkmıştı.

        Bu bakımdan Muhammed Tapar'a bir anlaşma teklif etti. Bu anlaşmaya göre Büyük Selçuklu Devleti Azerbaycan'daki Sefîdrûd hudud olmak üzere ikiye bölündü. Muhammed Tapar kendisine verilen Azerbaycan, Diyarbekir, el-Cezîre, Musul ve Suriye gibi bölgelerde "sultan" tanındı. Berkyaruk ise Rey, Cibâl, Taberistân, Fârs, Huzistân, Bağdad, Mekke ve Medine gibi önemli şehir ve bölgelerin idaresi kalmıştı (1104).

        Sultan Berkyaruk'un isyanlardan uzak sâkin hayatı çok kısa sürdü ve yirmibeş yaşında verem hastalığından öldü (23 Aralık 1104). Onun oniki yıl süren saltanatı dâimî bir mücâdele içinde geçmiş, kendisine karşı isyan edenlere binbir zorluklarla hâkimiyetini tanıtmıştı. Buna rağmen saltanat mücadeleleri Selçuklu Devleti'nin bir duraklama devresi içine girmesine sebep olmuştu. Tarihçiler onu çok faziletli ve âdil bir insan olarak övmüşlerdir.

Sultan Muhammed Tapar
     Berkyaruk öldükten sonra küçük yaştaki oğlu Melikşâh Bağdad'ta sultan ilân edildi ve Emîr Ayaz da kendisine "Atabeg" oldu. Muhammed Tapar derhal Bağdad üzerine yürüyerek fazla zorluk çekmeden Selçuklu Devleti sultanlığını ele geçirdi (1105). Çok geçmeden başka bir hanedan azası Böri-Bars'ın oğlu Mengü-Bars, Tekiş'in oğulları ile birlikte saltanat davasına kalkıştı. Fakat Muhammed Tapar bu isyanı bastırdı, Mengü-Bars ve Tekiş'in oğullarını Isfahan kalesinde hapsetti.

        Fârs ve Huzistân bölgesinde bağımsız bir şekilde hüküm süren Emîr Cavlı Sakavu da Sultan Muhammed Tapar'a biat etmişti. Sultan bu davranışından memnun kalarak Musul bölgesinin idaresini ona verdi (Eylül-Ekim 1106). Ancak Musul hâkimi Çökürmüş bu tayinden memnun olmayarak karşı koymağa çalıştı ve Cavlı tarafından öldürüldü. Musul ileri gelenleri küçük yaştaki oğlu Zengî'yi onun yerine geçirdiler. Ayrıca Türkiye Selçuklu sultanı I. Kılıç Arslan'a haber göndererek Musul'u teslim edeceklerini bildirdiler. Neticede Musul şehrine hâkim olabilmek için Cavlı ile Sultan Kılıç Arslan Hâbur nehri kenarında savaştılar. Kılıç Arslan savaşı kaybetti ve Hâbur nehrinde boğuldu (3 Haziran 1107).

       Emîr Cavlı Musul'u ele geçirdi ve Kılıç Arslan'ın oğlu Şahin-şâh'ı yakalayıp Sultan Muhammed'e gönderdi. Daha sonra itâatsizlik gösteren Cavlı'nın yerine Emîr Mevdûd tayin edildi. Sultan'dan af dileyen Cavlı'ya ise Fârs valiliği verildi (1108-9). Emîr Mevdûd aynı zamanda Haçlılarla mücadele ile de görevlendirilmişti. Sultan Muhammed Tapar Haçlılar'a karşı cihad açmaları için Emîr Mevdûd ve Emîr Sökmen el-Kutbî'ye mektuplar yazmıştı (1109-10). Bu iki emîr Artuklulardan Necm el-Dîn İlgâzî ile birleştiler ve Urfa'yı kuşattılar (Mayıs 1110).

       İki ay süren kuşatma bir netice vermedi. Diğer taraftan Haçlıların Suriye sahillerinde Müslümanların ellerinde bulunan yerlere şiddetle saldırmaları üzerine Sultan Muhammed Tapar yeniden bir sefer açılması için Mevdûd'a emir gönderdi. Emîr Mevdûd çevredeki Selçuklu emîrleri ile birleşerek büyük bir ordu meydana getirdi ve Tel-Bâşîr'i kuşattı (1111). Ertesi yıl Mevdûd'un yine Urfa'yı kuşattığını görüyoruz.

       Kudüs Haçlı kralı 1113 yılında Şâm atabeyi Tugtegin'e karşı harekete geçti. Tugtegin, Emir Mevdûd ve Artuklu Ayaz'dan yardım aldı. Bu birleşik Türk kuvveti Kudüs kralının ordusunu Taberiyye yakınında büyük bir mağlûbiyete uğrattı (28 Haziran 1113). Daha sonra Emîr Mevdûd, Tugtegin ile Şam'a döndü ve bu şehrin Ulu Câmii'nde kılınan Cuma namazından çıkarken bir Bâtınî fedaisi tarafından öldürüldü (10 Ekim 1113).

       Onun ölümü, Haçlılar ile mücadelede, Selçuklular için büyük bir kayıp olmuştu. Sultan Muhammed Tapar bundan sonra Musul'un idaresini ve Haçlılar ile mücadele görevini Aksungur el-Borsûkî'ye verdi. O da emîrlerin anlaşmazlığı yüzünden Haçlılar karşısında başarısızlığa uğradı (1114). Aksungur'un yerine Hemedân valisi Borsuk oğlu Borsuk tayin edildi (1115). Bu sırada Tugtegin ve İlgâzî Haçlılar ile anlaştılar.

       Borsuk idaresindeki Selçuklu ordusu aynı yıl içinde Tel-Dânis'de Haçlılar karşısında mağlûbiyete uğradı. Mağlûbiyet ile biten bu sefer, Sultan Muhammed Tapar'ın Suriye'ye müdahele etmek için yaptığı son teşebbüs olmuştu. Haçlı devletlerinin kuvvetlenmesi geç de olsa Tugtegin'in uyanmasına sebep oldu. O tekrar Sultan Muhammed'e itâatini bildirerek anlaşmayı tercih etti. Sultan bu emîri affettiği gibi, Suriye'nin idaresini de ona vermişti (1116).

       Selçuklu hanedan mensupları arasındaki taht kavgalarından faydalanan Gürcüler de bazı istilâ teşebbüslerine giriştiler. Gürcüler bir Türk kabilesi olan Kıpçaklardan bir ordu meydana getirdiler. Bir Gürcü-Kıpçak ordusu Gence üzerine hücum ettiyse de, Selçuklu kuvvetleri tarafından geri püskürtüldü (1109-10).

       Mezyedîlerden Hille Emîri I. Seyfü'd-Devle Sadaka, Muhammed Tapar ile Berkyaruk arasındaki taht kavgasında birincinin tarafını tutmuş ve mücadeleden istifade ile Irak'ın mühim bir kısmı üzerinde hâkimiyet kurmuştu. Ayrıca Sadaka, Sultan Muhammed'den kaçanları ve gözden düşenleri de himâye etmekteydi. Neticede iki taraf Za'farâniyya bataklıklarında karşılaştılar. Sultan Muhammed yanında, çoğunluğunu saray gulâmlarının teşkil ettiği az bir kuvvet bulunmasına rağmen bu savaşta Sadaka'nın yirmi bin kişilik ordusunu mağlûp etmeğe muvaffak oldu. Selçuklu galibiyetinde saray gulâmları ve Türk askerler önemli bir rol oynamıştı. Bu savaşta Sadaka da öldürülmüştü (Mart 1108).

Batıniler Üzerine Yapılan Seferler
    Sultan Muhammed Tapar gittikçe gelişen Bâtınîlik hareketine karşı da ciddî tedbîrler aldı. İlk olarak Bâtınîlerin elinde bulunan Isfahan yakınındaki Şâhdiz ve Hân-Lincân kaleleri bir sefer sonucu zabtedildi (1107). Sultan Muhammed, Alamût kalesindeki Bâtınîlerden şikâyetin artması üzerine Vezîr Ziyâ ül-Mülk Ahmed b. Nizâm ül-Mülk ve Atabey Cavlı idaresinde bir orduyu bu kaleye gönderdi (Ağustos 1109).

       Alamût, Selçuklu ordusu tarafından muhasara edildi ise de, kış mevsiminin bastırması bir sonuç alınmasını engelledi. Sultan Muhammed Tapar hemen hemen her yıl Bâtınîleri rahatsız edici seferler tertibledi. 1111-1112 yılında Emîr Anûştegin Şîrgîr Bâtınîler üzerine bir sefer tertiplemekle görevlendirildi. Anûştegin, Kazvîn ve Deylem bölgesinde bir çok kaleler zabtetti. Sultan son olarak yine Anûştegin'i Alamût'taki Bâtınîlere karşı gönderdi. Anûştegin, Alamût'u kuşattı, bu kale zabtedilmek üzere iken Sultan'ın ölümü Selçuklu ordusunun dağılmasına ve seferin neticesiz kalmasına sebep oldu.

       Sultan Muhammed Tapar yakalanmış olduğu hastalıktan kurtulamayacağını anladığı zaman, onüç yaşındaki oğlu Mahmûd'u veliahd ilân etti. Bundan kısa bir müddet sonra da 18 Nisan 1118'de otuzaltı yaşında öldü. Sultan Muhammed Tapar dağılmakta olan Selçuklu Devleti'ni tekrar birleştirmiş, gerek Haçlılar ve gerekse Bâtınîler ile mücadele etmiştir. Bunlarda tam başarılı olamadı ise de devletin parçalanmasını önledi.

Sultan Sencer
Sultan Muhammed Tapar öldüğü zaman, henüz küçük yaşta bulunan oğlu devlet büyükleri tarafından Selçuklu tahtına çıkarıldı. Diğer taraftan Sencer (veya Sancar) de Horasan'da sultanlığını ilân etmişti (14 Haziran 1118).

       Selçuklu Devleti'nin tahtında başkalarının da gözü vardı. Bu durum tek başına devlete hâkim olmak isteyen Sencer'i batıya yürümeğe sevketti. Neticede Büyük Selçuklu sultanlığını ele geçirmek isteyen Sencer ve Mahmûd, Sâve'de karşılaştılar (11 Ağustos 1119). Sencer yeğeni Mahmûd'u ancak ordusunda bulunan kırk fil sayesinde mağlûp edebildi ve bu suretle Büyük Selçuklu Devleti sultanı oldu.

       Fakat yeğenine bir kötülük yapmayarak onu kendisine damad edindi. Sultan Sencer bu galibiyetin verdiği üstünlük ile Selçuklu Devleti'ni yeniden tanzim etti. Rey, Mâzenderân ve Kumis gibi şehir ve bölgeleri hâkimiyet sahası içine aldı. Ayrıca Irak'ı Acem eyaletinin yarısı ile Gîlân bölgesini Şehzâde Tuğrul'a, Fârs eyaletini, Isfahan ve Huzistân'ın yarısını ise Selçuk-şâh'a veriyordu. Mahmûd'a da "sultan" unvanı merkezi Isfahan olmak üzere devletin batı ülkeleri bırakılıyor, bu suretle "Irak Selçukluları" Devleti meydana çıkıyordu. Sencer de "Sultan-ı a'zam" unvanı ile diğerlerinin üstünde büyük sultanlık makamına oturmuştu. Mahmûd ve öteki hanedan âzası ona tâbi olaca

Sencer'in Batıdaki Politikası
 Daha sonra siyâsî alanda yeniden durumunu kuvvetlendirmek isteyen Abbâsî Halîfesi Müsterşid Billâh, Irak Selçuklu sultanı Mahmûd'la münâsebetlerini düzeltmiş, hatta bu ikisi bir ittifak meydana getirerek Sultan Sencer'e karşı savaşmayı kararlaştırmışlardı. Sultan Sencer bu durumu öğrendiği zaman, derhal Mahmûd'a bir mektup yazarak bu ittifaktan ayrılmasını istemiş ve bu arzusu yerine getirilmişti.

      Daha sonra gelişen olaylardan anlaşıldığına göre Mahmûd, Bağdad'da halîfeliğin siyâsî hâkimiyetini tanımış görünmektedir (1126). Bu durum Sultan Sencer'i batıdaki işleri düzenlemek için yeni bir sefere mecbur etti ve Mahmûd'u Rey şehrine davet etti. Neticede adı geçen şehirde yeğeni ile yaptığı görüşmeden memnun olarak geri döndü (1128). Bir müddet sonra Mahmûd, Halîfe Müsterşîd'i azletmek için harekete geçeceği sırada, öldü (10 Eylül 1131).

      Sultan Mahmûd'un ölümü üzerine Selçuklu Devleti'nin batı bölgesinde karışıklıklar çıktı. Sultan Sencer'in onayı alınmaksızın Irak Selçukluları tahtına Mahmûd'un oğlu Dâvud getirilmiş, buna amcası Mes'ûd itiraz etmişti. Dâvud-Mes'ûd arasındaki taht mücâdelesine Selçuk-şâh da katılmıştı. Çok geçmeden Sultan Sencer bu karışık durumu düzeltmek maksadıyla batıya doğru hareket etti ve Rey şehrine geldi. Onun Irak Selçukluları tahtı için adayı, yeğeni Tuğrul idi.

      Daha sonra Mes'ûd, Selçuk-şâh ve Halîfe Müsterşîd aralarında anlaşmayı tercih ettiler. Sultan Sencer, Melik Mes'ûd ve müttefiklerini Dinever'de yenerek (26 Mayıs 1132), Tuğrul'u Irak Selçukluları tahtına çıkardı. Ancak Tuğrul'un kısa süre sonra ölümü üzerine, Mes'ûd Irak Selçuklu Sultanı oldu (1134). Sultan Sencer ise bu devlete yeni bir müdahalenin faydasızlığını anlamış olacak ki, Mes'ûd'un kendi tasvibini almadan tahta çıkmasını kabûl etti.

      Sultan Sencer'e tabi olmak istemeyen Mes'ûd daha sonra Selçuklu emîrlerinin idaresi altına girmişti. Bu durum Sultan Sencer'in son defa batıya sefer yapmasına sebep oldu ve Rey şehrinde Mes'ûd tarafından verilen izahattan tatmîn olarak Horasan'a döndü (1150).

Doğu Politikası
       Gazneliler hükümdarı Behrâm-şâh onsekiz yıl kadar olay çıkarmadan Selçuklulara itâat etmişti. Daha sonra 250.000 dinar tutarındaki yıllık haracı ödememesi ve halka kötü davranması, Sultan Sencer'i bu hükümdar üzerine bir sefer tertiplemeğe mecbur etti (1135). Sultan ağır kış şartlarına rağmen seferden vazgeçmeyerek Gazne'ye hâkim oldu. Behrâm-şâh Hindistan'a kaçarak Sencer'den af diledi. Sencer onu bağışlayarak yerinde bıraktı ve Belh'e döndü (1136).

        Sencer daha melikliğe sırasında Karahanlı Devleti'ni teşkilâtlandırmıştı. Batı Karahanlı hükümdârı Arslan Hân Muhammed ömrünün son yıllarında hastalanarak felç olmuş, bu bakımdan devleti oğlu Nasr ile müşterek idare etmeğe başlamıştı. Ancak Semerkant'ta dînî liderlerin sebep olduğu isyan sonucu Nasr öldürüldü. Arslan bu isyanı bastırabilmek için Sultan Sencer'den yardım isterken, öteki oğlu Ahmed'i ortak hükümdar yapıyordu. Ahmed süratle duruma hâkim oldu. Buna rağmen yola çıkan Sultan Sencer, Arslan Hân'ın yerine sırasıyla; Hasan b. Ali, İbrâhim b. Süleymân ve Mahmûd'u tayin etmişti.

        Sultan Sencer melikliği sırasında Hârezm'e de hâkim olmuş (1098) ve Berkyaruk tarafından oraya "Hârezmşâh" tayin edilmiş olan Kutb el-Dîn Muhammed'i yerinde bırakmıştı. Kutb el-Dîn Muhammed bütün valiliği boyunca Sencer'e bağlı kalmıştı. Onun ölümüyle (1128) oğlu Atsız, Sultan Sencer'in izni ile Hârezmşâh oldu. Atsız da başlangıçta, babası gibi, Sultan Sencer'e sadakatla bağlı idi. Daha sonra Cend ve Mangışlak gibi askerî bakımdan önemli yerleri ele geçirerek nüfuz ve kudretini artırdı.

       Onun izin almadan giriştiği bu hareket bölgeyi kafirlere karşı müdafaa eden Müslümanları öldürmesi, ayrıca bağımsızlık kazanmak temâyülünde olduğunu göstermesi Sultan Sencer'i Hârezm'e bir sefere mecbur etti. İki taraf arasındaki savaşta Sultan Sencer, Atsız'ı mağlûp ve Hârezm'i istilâ etti (1138). Bu bölgeyi yeğeni Süleyman Şah b. Muhammed'in idaresine bıraktıktan sonra Merv'e döndü (1139). Atsız, Sultan Sencer döndükten hemen sonra taarruza geçerek Süleyman-şâh'ı mağlûp etmiş ve Hârezm'e tekrar hâkim olmuştur. Bununla beraber Atsız 1141'de büyük bir yeminle Sultan Sencer'e itâatini arzetti.

Kara Hıtay Hezimeti
   Karahanlı hükümdârı Mahmûd ile idaresi altındaki Türk kabilelerinden Karluklar arasında anlaşmazlık çıktı. Mahmûd, Sultan Sencer'den yardım isterken, Karluklar da Kara-Hıtaylardan Gür-Hân'a başvurdular. Sultan Sencer bu yardım isteği üzerine büyük bir ordu ile harekete geçti. Selçuklu ve Kara-Hıtay kuvvetleri Semerkent civarında Katvân (Katavan) sahrasında savaştılar (9 Eylül 1141).

       Sultan Sencer hayatının ilk yenilgisini burada aldı, ordusu tamamıyla dağıldı ve eşi Terken Hâtûn esir düştü. Kara-Hıtaylar bütün Mâverâünnehr'i istilâ ettiler. Bu mağlûbiyet Selçuklu Devleti ve İslâm dünyası için ağır bir darbe oldu. Sultan Sencer, Ceyhun nehri ötesinde kalan arazisini kaybetti. Türkistan ilk defa putperest bir kavmin hâkimiyeti altına girdi.

Harezmşah Atsız ile Mücadele
   Diğer taraftan bu mağlûbiyet haberini öğrenen Hârezmşâh Atsız, Selçuklulara ait yerleri zabtetmek için sür'atle harekete geçmişti. O ilk olarak Serahs'a, daha sonra da Merv şehrine hakim oldu (1141). Merv'deki Sultan Sencer'i hazinelerini, birçok adamı ve âlim de Hârezm'e götürdü. Ertesi yıl Atsız, Nîşâbûr, Beyhâk ve Horasan'ın diğer kısımlarını işgâl etti. Sultan Sencer Katvan'daki ağır mağlûbiyete rağmen bir yıl içinde tekrar kuvvetlerini toplamağa muvaffak olmuştu.

        Atsız'ın bu genişleme siyasetini önlemek için ikinci defa Hârezm seferine çıktı. Sencer bölgenin merkezi Gürgenç'e kadar ilerleyerek bu şehri kuşattı (1143/44). Atsız bir kere daha aff dilemek yolunu seçti, Sultan Sencer onun ricâsını kabûl etti. Ancak varılan anlaşmaya göre; Atsız, Merv şehrinde ele geçirdiği Selçuklu hazînesini geri vermeği ve Sencer'e tâbi olmayı kabûl ediyordu. Bir müddet sonra Atsız'ın eski isyancı huyundan vazgeçmediği görüldü.

        O Sultan Sencer'i öldürmeyi tasarlamış, bu maksatla da iki Bâtınî'yi görevlendirmişti. Ayrıca bu suikastı haber veren Sencer'in elçisi, devrin tanınmış şâirlerinden, Edîb Sâbir'i de öldürtmüştü. Elçinin öldürülmesi Sultan Sencer'in Hârezm'e üçüncü bir sefer tertiplemesine yol açmıştı (Kasım 1147). Sultan Sencer iki aya yakın bir kuşatmadan sonra Hezâresb kalesini zabtederek, Gürgenç'e doğru ilerledi. Atsız bir kere daha yenilgiyi kabûl etmek ve aff dilemek zorunda kaldı. Sultan Sencer de onu yine affetti (Haziran 1148).

Gurlular ile Mücadele
  Sencer'in Katvan'daki mağlûbiyetinden sonra Gûrlular Herât'ı almış ve Belh'e kadar ilerlemişlerdi (1147). Gûrlulara engel olmağa çalışan Selçuklu kumandanlarından Emîr Kumac yaptığı savaşta mağlûp oldu. Daha sonra Gûr hükümdarı Alaaddin Hüseyin yıllık vergiyi Sencer'e göndermeyerek bağımsızlığını ilân etmiş ve Herî Rûd'a doğru ilerlemişti. Gûrluların kuvvetlenmesi ve Selçuklu Devleti'ne karşı düşmanca bir tavır takınması üzerine Sencer bir sefer tertiplemek zorunda kaldı.

      Nihayet iki taraf Herât yakınında Nâb denilen yerde karşılaştılar. Bu savaşta Sultan Sencer, Alâ ed-Dîn'i kesin bir şekilde mağlûp ederek onu esir aldı (Haziran 1152). Alâ ed-Dîn bir süre Sencer'e hizmet etti ve kendisini sevdirmeğe muvaffak oldu. Daha sonra Sencer, Alaaddin'i affederek Gûr'un idâresini ona verdi.

 

Oğuzlar ile Mücadele
 Kara-Hıtay ve Karlukların baskısı neticesinde Türkistân'dan batıya geçmek zorunda kalan Oğuzlar Toharistan yaylalarında yaşıyorlar, Selçuklu Devleti'nin nüfuz sahası içinde bulunmalarına rağmen yarı-bağımsız bir hayat sürüyorlar ve Sultan Sencer'in mutfağına yılda 24 bin baş koyun vergi ödüyorlardı. Selçuklular ile Oğuzlar arasındaki ilk anlaşmazlık bu verginin alınması sırasında meydana gelmiş, Oğuzlar kendilerine güçlük çıkaran tahsildârı öldürmüşlerdi.

        O zaman Belh valisi olan Kumac bu olayı büyüterek 10 bin kişilik bir ordu ile Oğuzların üzerine yürüdü ve onların sultanın hazinesine çadır başına 200 dirhem vererek bulundukları yerlerde kalmaları isteklerini reddetti. İki taraf arasında yapılan savaşı Oğuzlar kazanmış, Emîr Kumac ve oğlu Alâ ed-Dîn Ebû Bekr savaşta ölmüşlerdi. Bu haberi duyan Sultan Sencer öteki kumandanların teşvîki ile, Oğuzlar üzerine bir sefer tertipledi. Oğuzlar sultanı bu seferden vazgeçirmek için para, köle ve bir çok hediyeler teklif ettiler.

        Sencer başta Kumac'ın torunu Mü'eyyed Ay-Aba olmak üzere diğer emîrlerin ısrarı karşısında yürüyüşe devam etti. Belh vilayeti hududları içinde yapılan savaşta, Oğuzlar Selçuklu ordusunun hücumunu püskürttükten sonra dar bir boğazda onları sıkıştırarak tam bir bozguna uğrattılar. Sultan Sencer de Oğuzların eline esir düştü (Mart-Nisan 1153). Sultan Sencer'in bu esareti sırasında Oğuzlar başta Merv olmak üzere Horasan'ın bütün şehirlerini istilâ ettiler ve daha sonra Belh ve Merv bölgesine çekildiler.

        Bu arada Oğuzların önünden kaçmayı başaran Selçuklu vezîri Tâhir b. Fahr el-Mülk'ün gayretleriyle Nîşâbûr'da Sencer'in yeğeni Süleymân-şâh b. Muhammed'in sultanlığı ilân edilmişti. Ancak bütün devlet erkânını etrafında toplamağa muvaffak olamayan Süleymân-şâh Merv şehri üzerine yürüdü ise de, Oğuzlar karşısında mağlûp oldu. Vezîr Tâhir'in ölümünden sonra da Horasan'ı terk ederek Hârezm'e gitti (1154).

        Daha sonra bir kısım Selçuklu emîr ve kumandanları Sultan Sencer'in kız kardeşinin ve Karahanlılardan Arslan Hân'ın oğlu Mahmûd'u sultan tanıdıklarını görüyoruz. Irak Selçuklu sultanı Muhammed b. Mahmûd ve Hârezmşâh Atsız da onun sultanlığını kabûl etmişlerdi. Fakat Horasan'daki hakîki kuvvet Selçuklu emîrlerinin elinde idi, her bir emîr bir bölgede hâkimiyet kurmuştu. Mahmûd, Oğuzlar ile bir süre mücadele ettiyse de, onları itâat altına almağa muvaffak olamadı. Oğuzlarla mücadele için Hârezmşâh Atsız'a başvurdu.

        Mahmûd ve Atsız birleşme çabaları içinde iken Sencer esâretten kurtarıldı.
Daha sonra Mü'eyed Ay-aba, Oğuzlardan bir grubu kandırmağa ve Sencer'i kaçırmağa muvaffak olmuştu (Ekim-Kasım 1156). Sultan Sencer önce Tırmiz'e, buradan da Merv şehrine geldi. Ancak kendisi artık yaşlanmış ve esârette çektiklerinden dolayı ruhen çökmüştü. Sultan Sencer devleti diriltmek husûsunda birşey yapamadı, 26 Nisan 1157 tarihinde 71 yaşında öldü ve Merv'de sağlığında yaptırdığı muhteşem türbesine gömüldü. Onunla beraber Büyük Selçuklu Devleti geride parlak bir geçmiş bırakarak tarih sahnesinden çekildi.

 
 


TÜRK İSLAM TARİHİ
 
Gönülden çıktı Nur,
Fikre düştü nur.
Gönül yorgun bitkin ve eksik
Gönül kara.çamur.çirkef..

Fikirde bitti nur,
Gönülde çıktı aşk,
Gönül coşkulu,gönül şen
Hak aşık,gönül aşık..
A.Ertürk
Allah Katında Hak Din İslamdır.
 
Reklam
 
Günün Sözü
 
Kendi nefsinden emin
olmayanlar şeriata
karşıdır.
 
SİTEMİZİ ZİYARET EDEN 58521 ziyaretçi (112247 klik) KİŞİ BURADAYDI
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=